Tüm Kategoriler
BİTKİSEL ÜRÜNLER BİTKİSEL ÜRÜNLER

ŞİFALI DUALAR

Hastalık, sıkıntı ve dertlerden "dua" ile kurtulmak için, Şifalı Dualar bölümümüzde, çeşitli kaynaklardan derlediğimiz en etkili duaları bir araya topladık.Bu güzel dualar ile tüm sıkıntılarınıza şifa bulmanız dileğiyle.


                                       ''Cenâb-ı Hak, duada fazla ısrar edenleri sever.”
                                                                              Hz.Muhammed (S.A.V)



OKUNMA SAYISI: 7325 


Alfabetik Sırayla Şifalı Dualar

A B C-Ç D E F G H I-İ K-L M N O-Ö P R S Ş T
U-Ü V Y Z

D
DÜŞMANLA KARŞILAŞINCA OKUNACAK DUA DUA'NIN EHEMMİYETİ VE FAZİLETİ
DAMADIN NİKAHTAN SONRA OKUYACAĞI DUA DUANIN FAZİLETİNE DAİR HADİSİ ŞERİFLER
DAVUD A.S DUASI DUANIN GERİ ÇEVRİLMEDİĞİ YER VE ZAMANLAR
DELAİL-İ HAYRAT'I OKUMAYA DENK SALAVATI ŞERİF DUASI KABUL OLUNAN KİMSELER
DELAİL-İ HAYRAT'I 70 BİN DEFA OKUMAYA DENK SALAVAT DUHA NAMAZINI KILMANIN FAZİLETİNE DAİR
DELİLİK DUHA SURESİNİ OKUMANIN FAZİLETİNE DAİR HADİSLER
DİŞ AĞRISINA KARŞI MANEVİ BİR REÇETE DUHAN SURESİ
DİLEK VE HACET İÇİN DUHAN SURESİNİ OKUMANIN FAZİLETİNE DAİR HADİSLER
DİNÇ KALMAK İÇİN OKUNACAK TESPİHLER DUHAN SURESİNİN MANASI
DUALARIN TAMAMINI KAPSAYAN DUA DUA-İ MÜBİN
DUALAR NASIL OKUNUR? DUASI MAKBUL OLAN KİMSELER 
DUA-İ ŞAHMERAN DİL PELTEKLİĞİ İÇİN 
DOĞAN ÇOCUĞA İSİM KOYMA HAKKINDA  
DİLİ KORUMAK  
DUA ŞEKLİ  
   

 DÜŞMANLA KARŞILAŞINCA OKUNACAK DUA

Allâhümme münzilel kitabi ve mücriyes sehâbi ve hâzimel ahzâbi ihzimhüm vensurnâ aleyhim.

Manası: Ey Kur'an-ı Kerim'i indiren, bulutları yürüten, düşmanları mağlup eden Allah'ım! Düşmanları mağlup et! Onlara karşı bize yardım et!

"Peygamberimiz (s.a. v) düşmanla karşılaştıkları vakit, (bu duayı) okurlardı."

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


  DAMADIN NİKAHTAN SONRA OKUYACAĞI DUA

Allâhümme innî es'elüke hayrahâ ve hayra mâ cebeltehâ aleyhi ve eûzü bike min şerrihâ ve şerri mâ cebeltehâ aleyh.

Manası: Allah'ım! Onun ve ona verdiğin güzel ahlakın hayrını Zatı Ecelli Ala'ndan ister, onun ve ondaki kötü huyun şerrinden sana sığınırım.

Resulü Ekrem (s.a.v.) buyurdu:
"Sizden biriniz evlendiğiniz veya bir hizmetçi aldığınız zaman (bu duayı) okusun."

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


  DAVUD A.S DUASI

"Rabbinden setr ü himaye edilmesini istedi, rükû ile yere kapanıp Allah'a döndü. "

Allah Teala da Davud (a.s.)'ın duasını kabul edip şöyle buyurdu:


"Biz de onu salih bir zat olarak intihap ettik. Nezdimizde muhakkak onun bir yakınlığı ve bir akibet güzelliği vardır."

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


  DELAİL-İ HAYRAT'I OKUMAYA DENK SALAVATI ŞERİF


Allâhümme salli alâ nûril envâr. Ve sirril esrar. Ve tiryâkıl ağyâri ve miftâhı bâbil yesâr. Seyyidinâ muhammedinil muhtar. Ve âlihil athâr. Ve ashâbihil ahyâr. Adede niamillâhi ve ifdâlih.

"Allah'ım, nurların nuru, sırların sırrı, ağyarın dermanı, zenginlik kapısının anahtarı Efendimiz Muhammed'in temiz âline ve hayırlı ashabına nimet ve ihsanlarının miktarınca salat ve selam olsun!"


Fazileti:
Bu salavat-ı şerifeyi üç defa okumak fazilet bakımından Delail-ü Hayrat'ı okumaya denktir.
Bu salavat-ı şerifeyi vird edinen, Resulüllah (s.a.v.) ile görüşme şerefini kazanır. Velilik mertebesini elde eder. Maddi ve manevi olarak rızkının artmasına vesile olur.

Sabah ve akşamları üçer kere okuyan ilahi bir çok sırlara vakıf olur. Kalp aynası açılır.

Salavat getirmenin önemi hakkında Cenabı Hakk:
"Ey iman edenler, siz ona salât edin, tam bir teslimiyetle selam verin. " buyurmuştur.

Aşağıda gelen salavat-ı şerifeyi üç defa okumak da fazilet bakımından Delail-i Hayrat'ı hatmetme derecesindedir:


Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ muhammedin ve âdeme ve nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve ıysâ ve mâ beynehüm minen nebiyyîne vel murseliyne salevâtüilâhi ve selâmühû aleyhim ecmeıyn.

"Allah'ım, Efendimiz Muhammed'e, Adem'e, Nuh'a, ibrahim'e, Musa'ya, İsa'ya ve bunlar arasında gelmiş geçmiş bütün peygamber ve rasullere topyekün salat ve selam eyle!"Az zamanda çok kazanç sağlamak için bu salavat-ı şerifenin kıymeti bilinmelidir.
 
Resulüllah buyurdu:

"Cuma günü kim bana seksen kere salat getirirse seksen yıllık günahı bağışlanır. Kim de günde beş yüz defa bana salavat getirirse asla muhtaç olmaz."


Bir salavat-ı şerife daha vardır ki, onu okuyan Delail-i Hayrat'ı kırk defa okumuş gibi ecre nail olur:


Allâhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî ve ezvâcihî ve zürriyyetihî ve ehli beytihî adede mâ fi ılmike salâten dâimeten bi devâmi mülkik.

"Allah'ım, Efendimiz Muhammed'e, onun âline, ashabına, zevcelerine, temiz sülalesine ve ehl-i beytine senin ilminde bulunanlar adedince ve mülkünün devamı süresince salat ve selam eyle!"

Resulüllah (s.a.v.) buyurdu:
"Cuma günü bana çok salat ü selam getirin. Çünkü o gün meşhuddur; melekler cuma günü salat ü selam getirenlere şehadet edeceklerdir. Herhangi bir şahıs bana salat ü selam getirirse mutlaka o, anında bana arz edilir."
Etiketler:
şifalı dualar, şifa duaları, şifa duası, sifali dualar, güzel dualar, etkili dualar, tesirli dualar

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


  DELAİL-İ HAYRAT'I 70 BİN DEFA OKUMAYA DENK SALAVAT

Allâhümme salli alâ seyyidinâ mu ha mm edin ve alâ âlihî salâten ta'dilü cemiy'a salevâti ehli mehabbetike ve sellim alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî selâmen ya'dilü selâmehüm.

Allah'ım, Efendimiz Muhammed'e ve onun âline, senin sevgine layık olanların getirdiği topyekün salavatlara denk olacak şekilde salat eyle ve yine Efendimiz Muhammed'e, onun âline bu zatların selamları miktarınca selam eyle!"

Fazileti:
Bu salavatın bir defa okunması Delâil-i Şerifi yetmiş bin defa okumaya denktir. Manevi makamları geçip Efendimiz (s.a.v.)'e ulaşmak istersen bu salavatı kendine vird edinmelisin.

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


  DELİLİK

Rıh-i Ahmer devam ederek şöyle dedi: "Deliliğin, dimağdaki kan galeyanının, kan basıncının, vesvesenin ve insanı yere vurmak gibi hastalıkların ilacı yonca tohumudur. Yonca tohumu öğütüldükten sonra sıcak su ile lapa halinde başa konur."

Şöyle devam etti:
"Bazen insanın başına vururum; bundan türlü tahayyülat gösteren kan hastalığı neş'et eder. Gözüne ateş görünür veya kendisini öldürecek ve dövecek korkunç mahluklar görür ve şiddetli bir şekilde şiddetli bir şekilde bağırır.
Bazende elbiselerini yırtar ve başkasına saldırır.Bu hastalıkların ilacı şudur:
Kabak yağı elde edilir.bu yağ ile başı ortası şakaklar ve alın mesaj yapılır,buruna da ayrıca damlatılır.

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


  DİŞ AĞRISINA KARŞI MANEVİ BİR REÇETE

Kim diş ağrısına tutulursa akşam namazından sonra iki rekat namaz kılmaya devam eder. Her rekatında Muavvizeteyn yahut birinci rekatta Yâsîn süresindeki "E ve lem yeral insânü ennâ haleknâhü min nutfetin fe izâ hüve hasıymün mübiyn." ayetinden başlayarak sayfa sonuna kadar, ikinci rekatta ise "İzâ zülziletül ardu zilzâlehâ.." suresini okur. Veyahut dişlerin üzerine yine Yasin suresinin son ayetlerinden olan "Kale men yuhyil izâme.." ayeti sayfa sonuna kadar okunur.

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DİLEK VE HACET İÇİN


Allâhümme salli ve sellim alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî kadra lâ ilahe illallah. Ve ağninâ vahfaznâ ve veffıknâ limâ terdâh. Vasrif annes sûe varda anil haseneyni reyhânetey hayril enâmi ve an sairi âlihî ve ashâbihil kiram. Ve edhılnel cennete dâres selâm. Yâ Hayyü yâ Kayyûmü yâ Allah.

Manası:

"Allah'ım, Efendimiz Muhammed'e ve âline "Lâ ilahe illallah "ın kadr ü kıymetince salat ve selam eyle! Bizi ihtiyaç içine düşürme, bizi koru ve rızana muvaffak eyle! Bizden kötülükleri uzaklaştır. Mahlukatın en hayırlısının iki reyhanı olan Hasan ve Hüseyin'den ve diğer muhterem âl ve ashabından razı ol! Ey Hayy ve Kayyûm olan Allah'ım! Bizlere selam ve selamet evi olan cenneti nasip eyle!"

Dilek ve emeline ulaşmak isteyen, bu salavatı (1100) defa okumalıdır.
Efendimiz (s.a.v.)'i rüyada görmek için (1000) defa okunmalıdır. Bin defa okuyana rızık kapıları açılır. Fukaralık çekmez. Mahlukat tarafından sevilir. Allah Teala o kişiyi musibetlerden muhafaza buyurur.

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DİNÇ KALMAK İÇİN OKUNACAK TESPİHLER

Sübhanellah.......33 Defa
Elhamdülillah......33 Defa
Allahü Ekber.......33 Defa


Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:
''Ya Fatıma,yatarken bu tespihleri çekersen ihtiyarlasan bile vücudun çökmez dinç kalırsın''

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUALARIN TAMAMINI KAPSAYAN DUA

Allâhümme innî es'elüke min hayri mâ seeleke minhü nebiyyüke muhammedün ve neûzü bike min şerri mesteâzeke minhü nebiyyüke muhammedün sallellâhü aleyhi ve selleme ve entel müsteânü ve aleykel belâğu ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym.

Manası:

Allah'ım! Muhakkak ben Peygamberin Muhammed Aleyhisselam'ın, Zatı Ecelli Alâ'ndan istediklerini isterim. Senin Peygamberin Muhammed (s.a.v.)'in sana sığındığı şeylerin şerrinden de Sana sığınırım. Yardım ancak Zatı Ecelli Alâ'ndan beklenir. Dünyada da ahirette de istenilen şeye ulaştıracak ancak Sen'sin. Kuvvet ve kudret ancak senin yardımınladır.

Ebu Ümame (r.a.), Resulü Ekrem (s.a.v.)'e:
"Ya Resulellah! Siz çok dua ediyorsunuz, onlardan hafızamızda bir şey kalmıyor. " dedi. Bunun üzerine Resulü Ekrem:
"Size bütün duaları içine alan bir dua öğreteyim de bu duayı okursunuz. " buyurdu.

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUANIN FAZİLETİNE DAİR HADİSİ ŞERİFLER

Resulü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz buyurdular:
"Sizden birisi duada bulunduğu vakit evvela Rabbına hamdü sena, Resulüne salat ü selam getirdikten sonra dilediği kadar dua etsin."
"Dua, Muhammed'e ve onun ehl-i beytine salat ü selam getirmedikçe Hakk teala'ya ulaşmaz."
"Dua ibadettir."
"Dua ibadetin özüdür."
"Cenabı Ecelli Ala'ya duadan daha sevgili bir şey yoktur."
 "Zat-ı Ecelli Ala'sına duada bulunup istemeyenlere Allah (c.c.) gazab eder."
"Dua belayı def eder."
"Kaza-i ilahiyyeyi ancak dua çevirir."
"Dua, gelmiş ve gelecek olan bütün musibetleri def eder. Ey Allah'ın kulları! Dua etmeye devam ediniz."
"Dua, Allah Teala'nın askerlerinden hazır bir kuvvettir."
"Allah Teala, haya ve kerem sahibidir. Kulu, ellerini Zat-ı Ecelli Ala'sına kaldırdığı vakit onları boş çevirmekten haya eder."
"Allah Teala'nın fazlı kereminden isteyiniz. Zira Allah, Zat-ı Ecelli Ala'sından isteyeni sever."

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUANIN GERİ ÇEVRİLMEDİĞİ YER VE ZAMANLAR

*Ezanla kamet arasında yapılan dualar.
*Harp meydanında yapılan dualar.
*Gece yarısından sonra yapılan dualar.
*Yağmur yağarken yapılan dualar.
*Kâbe-i Muazzama görüldüğü vakit yapılan dualar.
*Rüzgâr eserken yapılan dualar.
*Zeval vaktinde yapılan dualar.
*Arefe günü yapılan dualar.
*Recep ayının ilk gecesi yapılan dualar.
*Cuma gecesi yapılan dualar.
*Bayram gecelerinde yapılan dualar.
*Ramazan ayında yapılan dualar.
*Kur'an-ı Kerim hatmedildiği vakit yapılan dualar.
*Farz namazlarından sonra yapılan dualar.
*İnsanların gaflet içinde bulunduğu vakit yapılan dualar.
*Allah Teala'dan başka kimsenin bulunmadığı, ıssız yerlerde yapılan dualar.
*Bütün arkadaşları kaçtığı halde düşmanın karşısında yalnız kalan kimsenin yaptığı dualar.
*Allah Teala'nın korkusundan vücut titrediği ve gözler yaşardığı vakit yapılan dualar.
*Berat ve kandil gecelerinde yapılan dualar.
*Seher vaktinde yapılan dualar.
*Arafat'ta yapılan dualar.
*Müzdelife'de yapılan dualar.
*Mültezime ve Hacer'ül-Esved'de yapılan dualar.

Etiketler:şifalı dualar, şifa duaları, şifa duası, sifali dualar, güzel dualar, etkili dualar, tesirli dualar

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUASI KABUL OLUNAN KİMSELER

Resulü Ekrem (s.a.v.) buyurdu:
 "Üç kimse vardır ki dualarının kabul olunmasında şüphe yoktur:
Mazlumun duası,Misafirin duası, Baba ve annenin evladı için yaptıkları dualar. "

"Babanın evladı için yaptığı dua hicabı deler, anında Allah Teala'ya vasıl olur."
"Zulme uğrayan facir de olsa, Allah Teala'nın nezdinde duası makbuldür. Onun facirliği kendi aleyhinedir."
"Üç kimse vardır ki duası geri çevrilmez:
*Oruçlunun iftar vaktinde yaptığı dua.
*Adil hükümdarın duası.
*Zulme uğrayan kimsenin yaptığı dua. "
"Üç kimse vardır ki, Allah Teala onların duasını geri çevirmez. Allah Teala'yı çok zikreden zakirlerin, zulme uğrayan mazlumların, adaletle hükmeden imamların duası geri çevrilmez."

"Dört kimsenin duası kabule şayandır. Adil hükümdarın, mazlumun, babanın evladına ve müslümanın müslüman kardeşinin gıyabında yaptığı duadır."

"İki kimse vardır ki onların duası ile Allah Teala'nın arasında perde yoktur. Onlar da zulme uğrayan mazlumun ve müslümanın müslüman kardeşi arkasından yaptığı duadır."

* "Müslümanın, müslüman kardeşinin gıyabında yaptığı hayır dua müstecabdır. Başucunda duran bir melek vardır. Ne vakit müslüman kardeşine hayır dua ederse "âmîn" der ve yaptığın duanın bir misli de senin için olsun der."

* "Her nebinin makbul bir duası vardır. O nebi onunla dua eder. Ben de duamı ahirette ümmetime şefaat olmak üzere gizlemek isterim."

 "Beş kimse vardır. Onların duaları Allah Teala'nın katında makbuldür:
*Mazlumun nusrete erene kadar yaptığı dua.
*Hacının, hac farizasını ifa edene kadar yaptığı dua.
*Gazinin harpten dönene kadar yaptığı dua.
*Müslümanın müslüman kardeşinin gıyabında yaptığı hayır dua.
*Hastanın iyi olana kadar yaptığı duadır. Kabul olmak yönünden bunların en süratlisi, mü'minin mü'min kardeşinin gıyabında yaptığı hayır duadır."

"Hastanın yanma girdiğinde ona söyle, sana hayır duada bulunsun. Çünkü onun duası meleklerin duası gibidir."
"Hastaları ziyaret ediniz. Onlardan hayır dua talep ediniz. Zira hastanın duası makbul ve günahı affolunmuştur."
"Hamil-i Kur'an, ilmi ile amil olan hafızın duası makbuldür. O ne için dua ederse, duası kabul olunur."
"Sıkıntı ve kederli zamanlarında duasının kabul olunmasını isteyen kimse, rahatlık anında duayı çok yapsın."
"Hangi cemaat bir yere toplanır da onlardan bazısı dua eder, bazısı âmîn derse, Allah (c.c.) onların bu duasını kabul eder."
* "Kim duasının kabul olunmasını ve sıkıntısının giderilmesini arzu ederse, darda kalan kimseye yardım etsin."
* "Darda kalan kimsenin duasından korkun."
"Kendi aleyhinize, çocuklarınız ve mallarınız hakkında beddua etmeyin. Duaların kabul olunduğu bir saate tesadüf edersiniz de bedduanız kabul olunur."
"Kabul olacağını yakinen bilerek Allah'a dua ediniz. Biliniz ki, Allahü Azimüşşan gaflette bulunan bir kalple yapılan duayı kabul etmez."

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUHA NAMAZINI KILMANIN FAZİLETİNE DAİR

Resulü Ekrem buyurdu:
"İki rekat duha namazı kılmaya devam eden kimsenin günahı denizlerin köpüğü kadar olsa affolunur."

Hadisi kudside Allah Teala buyurdu:

"Ey ademoğlu, gündüzün evvelinde dört rekat
duha namazı kıl ki, seni bütün gün kendi himayemde muhafaza edeyim."

Resulü Ekrem buyurdu:

"İki rekat duha namazı kılan kimse, gafiller zümresinden yazılmaz."
"Her kim sabah namazını cemaatla kılar sonra da oturur kimse ile konuşmadan ve güneş doğduktan sonra kırk dakika geçene kadar Allah Teala'yı zikreder, sonra kalkar, iki rekat duha namazı kılarsa, onun için tam bir hac ve bir de umre sevabı yazılır."
"Bir kimse kuşluk namazını iki rekat kılarsa gafiller zümresinden yazılmaz, dört rekat kılarsa abidler zümresinden yazılır. Altı rekat kılarsa, o gün Allah Teala'nın tahtı himayesinde olur. Sekiz rekat kılarsa çok ibadet edenlerin zümresinden yazılır. On iki rekat kılarsa, cennette onun için bir ev ihsan olunur."

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUHA SURESİNİ OKUMANIN FAZİLETİNE DAİR HADİSLER

Bismillâhirrahmânirrahıym.
Ved duhâ. Vel leyli izâ secâ. Mâ veddeake rabbüke ve mâ kalâ. Velel âhıratü hayrun leke minel ûlâ. Ve le sevfe yu'tıyke rabbüke fe terdâ. E lem yecidke yetiymen fe âvâ. Ve vecedeke dâllen fe hedâ. Ve vecedeke ailen fe ağnâ. Fe emmel yetiyme felâ takhar. Ve emmes sâile fe lâ tenher. Ve emmâ bi nı'meti rabbike fe haddis.


Manası:
Kuşluk vakti ile, karanlığı ile alemi kaplayan geceye kasem ederim ki, Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı. Elbette ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Muhakkak Rabbin sana hoşnut olacağın şeyi verecektir. O, senin bir yetim olduğunu bilip de seni barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken yola koymadı mı? Ve seni fakir bulup zengin etmedi mi? O halde yetime kahretme. Dilenciye gelince onu azarlayıp kovma. Bununla beraber, Rabbinin nimetini durmayıp söyle.

 Bu sure hakkında Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki:
"Sure-i Duha'yı okuyan kimseye Arafat'ta bana tesadüf edene verilen ecir kadar ecir verilir."
"Sure-i Duhâ'yı okuyan kimseye mü'min erkeklerin ve mü'mine kadınların ecri kadar ecir verilir."
"Cenab-ı Ecelli ve Alâ, Sure-i Duhâ'yı okuyan kimseye, mahşer günü ehli beytine, akrabalarına, komşularına ve dostlarına şefaat izni verir. "

 Bu sure-i edilenin bazı sırları:
Bu sure-i celi leyi güneş doğarken ve batarken yedişer defa okuyanın bir şeyi kaybolmaz. Evinden bir şeyi çalınmaz. Evine geçimsizlik, veba, taun ve cin giremez. Hırsız ve cin girmek isterlerse manevi olarak evin demir bir sur içinde olduğunu görürler.

 İmam-ı Gazalî diyor ki:
"Seleften bir cemaattan edilen bir rivayette, onlar bir şey yitirdikleri vakit bu sureyi okurlar ve telef ettikleri şeyi bulurlardı."
* Kaybolan bir kimsenin ismi üzerine Duha Suresi okunursa, kısa zamanda geri dönüp ayrıldığı yere gelir. Kaybedilen bir şeyin yeri bilinemiyorsa, onun bulunması niyetiyle Duha Suresi okunur. Bi iznillah kendisine kaybın yeri bildirilir. Yahut unutulan yer bilinmiyorsa, o yer kendisine hatırlatılır.
* Zeynüddin el-Bekrî'den rivayette deniliyor ki: "Kim her gün kırk defa okumak üzere kırk gün

Duhâ suresine devam eder ve her gün bu sureyi belirtilen sayıda okuduktan sonra:
"Allah'ım! Yâ Ganiyy! Beni öyle bir zenginleştir ki, ondan sonra bir daha fakirlikten korkmayayım. Beni doğru yola eriştir. Çünkü ben cahilim. " duasını okursa, Allah Teala ona her halinde kendisine hikmet öğretecek bir kimseyi gönderir. "

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUHAN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahıym.
Hâ miym. Vel kitâbil mübiyn. İnnâ enzelnâhü fi leyletin mübâraketin innâ künnâ münzirîn. Fîhâ yüfraku küllü emrin hakiym. Emran min ındinâ, innâ künnâ mursiliyn. Rahmeten min rabbik, innehû hüves semiy'ul aliym. Rabbis semâvâti vel ardı ve mâ beynehümâ, in küntüm mûkıniyn. Lâ ilahe illâ hüve yuhyî ve yümiyt, rabbüküm ve rabbü âbâikümül evveliyn. Bel hüm fi şekkin yel'abûn. Fertekıb yevme te'tis semâü bi dühânin mübiyn. Yağşen nâs, hazâ azâbün eliym. Rabbenekşif annel azâbeinnâ mü'mimin. Ennâ lehümüz zikrâ ve kad câehüm rasûlün mübiyn. Sümme tevellev anhü ve kâlû muallemün mecnûn. İnnâ kâşifül azâbi kaliylen inneküm âidûn. Yevme nebtışül batşetel kübrâ, innâ müntekımûn. Ve le kad fetennâ kablehüm kavme fir'avne ve câehüm rasûlün keriym. En eddû ileyye ıbâdellâh, innî leküm rasûlün emiyn. Ve en lâ ta'lû alellâh, innî âtîküm bi sultanin mübiyn. Ve innî uztü bi rabbî ve rabbiküm en tercumûn. Ve in. lem tü'minû lî fa'tezilûn. Fe deâ rabbehû enne hâülâi kavmün mücrimûn. Fe esri bi ıbâdî leylen irmeküm müttebeûn. Vetrükil bahra rahvâ, innehüm cündün muğrakûn. Kem terakû min cennâtin ve uyun. Ve zürûın ve mekâmin keriym. Ve na'metin kânû fîyHıâ fâkihiyn. Kezâlik, ve evrasnâhâ kavmen âhariyn. Femâ beket aleyhimüs semâü vel ardu vemâ kânû münzariyn.
  Ve lekad necceynâ benî isrâiyle minel azabil mühiyn. Min fir'avn, innehû kâne âliyen minel nıüsrifiyn. Ve lekadıhternâhüm alâ ilmin alel âlemiyn. Ve âteynâhüm minel âyâti mâ fîhi belâün mübiyn. İnne hâülâi le yekûlûn. İn hiye illâ mevtetünel ûlâ ve mâ nahnü bi münşeriyn. Fe'tû bi âbâinâ in küntüm sâdikıyn. E hüm hayrını em kavmü tübbeın velleziyne min kablihim, ehleknâhttm innehüm kânû nıücrimiyn. Ve mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehümâ lâıbiyn. Mâ halaknâhümâ illâ bil hakkı ve lâkinne ekserahüm lâ ya'lemûn. İnne yevmel fasli miykâtühüm ecmeıyn. Yevme lâ yuğnî mevlen an mevlen şey'en ve lâ hüm yünsarûn. İllâ men rahımellâh, innehû hüvel aziyzür rahıym. İnne şeceratez zekkûm. Taâmül esiym. Kel mühl, yağlî fil bütün. Ke ğalyil hamiym. Huzûhü fa'tilûhü ilâ sevâil cehıym. Sümme subbû fevka ra'sihî min azabil hamiym. Zuk, inneke entel aziyzül keriym. İnne hazâ mâ küntüm bihî temterûn. İnnel müttekıyne fî mekâmin emiyn. Fî cennâtin ve uyun. Yelbesûne min sündüsin ve istebrakın mütekâbiliyn. Kezâlik, ve zevvecnâhüm bi hurin ıyn. Yed'ûne fîhâ bi külli fâkihetin âminiyn. Lâ yezûkûne fiyhel mevte illel mevtetel ûlâ, ve vekâhüm azâbel cehıym. Fadlen min rabbik, zâlike hüvel fevzül azıym. Fe innemâ yessernâhü bi lisânike leallehüm yetezekkerûn. Fertekıb innehüm mürtekıbûn.

Etiketler:şifalı dualar, şifa duaları, şifa duası, sifali dualar, güzel dualar, etkili dualar, tesirli dualar

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUHAN SURESİNİ OKUMANIN FAZİLETİNE DAİR HADİSLER

Bu sure-i celile hakkında Resulü Ekrem Efendimiz buyuruyorlar ki:
"Her kim Sure-i Duhan'ı geceleyin okursa, yetmiş bin melaike o kimse için sabaha kadar istiğfar ederler, affolunmasını Cenab-ı Ecelli Alâ'dan taleb ederler."
Diğer hadis-i şerifte:
"Her kim Sure-i Duhan 'ı cuma geceleri okursa affolunur."
"Her kim Sure-i Duhan'ı cuma günü yahut gecesi okursa Cenabı Ecelli Alâ o kimse için cennette bir köşk bina eder" buyurmuşlardır.
"Kim geceleyin Sure-i Duhan ile namaz kılar da yatarsa yetmiş bin melek onun için istiğfar getirir."
"Bir kimse Yasin ve Duhan surelerini herhangi bir cuma gecesinde baştan sona kadar okur ve bu okuduğu surelerin kudsiyyetine gereği gibi inanır ve güvenirse, Cenabı Hakk, o kimsenin geçmişteki günahlarının tamamını bağışlar."
* Bir kimse bu surenin tamamını yazıp üzerinde taşırsa, şeytanın şerrinden kurtulur. İnsanlar arasında sayılan bir duruma gelir.

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUHAN SURESİNİN MANASI

*Ya Muhammed, Hayy ve Kayyûm hakkı için, hak ve batıl arasını ayırt edici Kur'an hakkı için.
*Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Onunla küffarı korkuturuz.
*O gecede gelecek senenin o gecesine kadar her hüküm olunmuş işler ayırt edilir.
*Bizim katımızdan sadır olan Peygamberler göndeririz.
*Bu Rabbin tarafından bir rahmet olmak üzere... O işitir ve bilir.
*O, semaların, yerin ve onların arasındaki şeylerin Rabbidir. Eğer inanırsanız böyle bilin.
*O'ndan başka ilah yoktur. Diriltir ve öldürür. Sizin ve evvelki babalarınızın Rabbidir.
*Belki kafirler şek ve şüphede olup oynarlar.
*Sen semadan aşikar bir duman geldiği günü
bekle!
*O duman insanları kapladıkda, derler ki bu bize acıklı bir azaptır.
*O vakit; Ya Rabbi, bu azabı bizden kaldır, iman ederiz, derler.
*Onlarda düşünmek nerede, kendilerine açık sözlü bir Peygamber gelmişti.
*Sonra ondan da yüz çevirip, "öğrenmiş mecnundur" dediler.
*Biz azabı az bir şey kaldırsak, siz küfre dönersiniz.
* Ulu bir hışımla onları yakalıyacağımız gün, onlardan intikam alırız.
*Onlardan evvel firavunun kavmini imtihan ettik ve onlara değerli bir Peygamber gelmişti. (Hz. Musa)
 *Allah'ın kullarını bana verin. Çünkü ben size  gönderilmiş emin bir peygamberim.
*Allah'a karşı yücelik taslamayın. Çünkü ben size bir burhan (mucize) getiriyorum.
*Muhakkak ben, beni taşlamanızdan benim  ve sizin Rabbinize sığındım.
*Eğer bana iman etmezseniz bari benden el çekiniz, dedi.
* Onlar imanı kabul etmediklerinden Musa,
Rabbine bunlar suçlu bir kavimdir, diye beddua etti.
* Kullarımla geceleyin yola çık, belki sizi
takip edecekler.
*Denizi açık bırak. Çünkü onlar boğulacak  bir ordudur.
*Geriye ne bahçeler ve pınarlar.
*Ne ekinler, ne güzel konaklar.
*İçinde zevk ü sefa sürdükleri ne nimetler bırakmışlardı.
 *Böyle yaptık ve onlara diğer kavmi mirasçı kıldık.
*Onların üzerine ne gök ve ne de yer ağladı.
*Ve onlara mühlet de verilmedi.
*Ve Beni İsrail'i zelil edici azaptan kurtardık.
*Firavundan, çünkü o kibirli müsriflerdendi.
*And olsun, biz îsrailoğullarını bile bile alemlerin üzerine seçtik.
*Onlara, aşikar imtihanı hâvi mucizeler gönderdik. Bunlara Mekke müşrikleri derler ki:
 "Bu ölüm bizim ilk ölümümüzdür, yenidendirileceğimiz de yok.
*Eğer sözünüzde sadık iseniz haydi babalarımızı getirin.
*Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa tubba'ın kavmi mi? Onları yok etik. Çünkü onlar azgın, suçlu kavimlerdir.
*Biz gökleri ve yerleri aralarındaki şeyleri oyuncak olarak yaratmadık.
*Biz onları ancak hak olarak yarattık. Lakin ekserisi bunu bilmezler.
*Hakla batılın ayırt olunduğu gün, insanların toplanacağı vakittir.
*O gün bir dost bir dosttan bir şey gideremez. Ve onlara yardım da olunmaz.
*Ancak Allah'ın rahmet ettiklerine yardım olunurlar. Belli ki güçlü ve acıyıcı O'dur.
*Muhakkak ki, zakkum ağacı,
*Günahkarların yemeği olacaktır.
*Erimiş bakır gibi karınlarında kaynar.
*Sıcak suyun kaynadığı gibi.
*Onu tutun ve sürüyerek cehennemin ortasına götürün.
*Sonra başından kaynar su azabını dökün, emri verilir.
*Zebaniler onlarla alay ederler. Derler ki bu azabı tad. Zira sen kavminin aziz ve kerimi idin.
*50. Dünyada şüphe ettiğiniz bu azaptır, derler.
*Şüphesiz ki, Allah'tan korkanlar emin yerdedirler.
*Cennetlerde, su başlarında.
*İnce ve kalın kumaşlar giymiş olarak karşı karşıya otururlar.
*Bunlarla beraber onları gözleri güzel hurilerle evlendiririz.
*Orada her yemişten emin oldukları halde isterler.
*Orada onlara ölüm yoktur. Ancak ilk ölümlerinden başka ölüm acısını tadmazlar. Onları cehennem azabından da korumuştur.
*Onlar, bunlara Rabbinden fazlu kerem olarak nail olurlar. Bu büyük bir kurtuluştur.
*Biz Kur'an'ı olur ki, öğüt alırlar diye senin dilinle kolaylaştırdık.
*Onlara gelecek azabı bekle. Onlar senin kötü halini ve ölümünü beklerler.

Yorum Yaz                                                                                                                                              Şifalı Dualar Yukarı... 


 DUA'NIN EHEMMİYETİ VE FAZİLETİNE DAİR

Sevgili Kardeşlerim!
Duâ bedeni ibadetlerden biridir. Duâ etmek bir mümin kul için çok önemli ve de çok faidelidir.
Kardeşlerim! Duanın fazileti o kadar büyüktür ki; duâ otmekle insanlar latifleşir, melekler derecesine ulaşır.
Duâ; bütün ibadetlerin özüdür. Duâ sebebiyle Cenabı Vaclbul Vücut Hazretleri kullarına her tür ihtiyaçlarını verir, her ne arzuları var ise yerine getirir.
Peygamberimiz (s.a.v.) efendimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
Leyee şey'ün ekrame alellahi teâlâ mined düâi.
"Allah katında duâ etmekten daha güzel ve daha Kıymetli hiç bir ibadet yoktur", diye buyurulmuştur.
Sevgili kardeşlerim Peygamberimiz (s.a.v.) efendimiz duan'nın bu derece kıymetli olduğunu bizlere haber ver-mektedir.
Bizler Rabbimize niçin gece ve gündüz duâ etmiyelim. Niçin vakti sahurda kalkıp gözyaşı dökmeyelim. Allah'ı zikretmek ne kadar leziz, ne kadar tatlıdır. Duâ eden, Mininin bulunan her kulun istediğini verir, duâ sebebiyle butün insanların hem dünyevı hem de uhrevı bütün acı
ve ızdırablarını giderir.
"Üd'ûnî estecib leküm."
"Bana duâ ediniz ki size icabet edeyim" Neden Mevlamıza Her an duâ etmiyelim.
Cenabı Allah, kullarının bütün ihtiyaçlarını bildiği halde: "Siz isteyin ben vereyim; buyurması, bilmiş ol ki bir hikmete binaendir. Çünkü her şey ona malûmdur. O her şeyi bilen ve görendir. Aslında isteyerek ona bildirmeye hiç hacet yoktur. Fakat ondan istemek suretiyle kullar, kulluklarını bilecek ve acizliklerini itiraf fedecek-lerdir. Gurur ve kibiri giderip alçak gönüllü, mütevazı, huşu içinde Cenabı Allah'dan istiyeceksin. Böyle isteyen kullara vermemek Allahu Zülcelal Hazretlerinin şanına laik değildir. Peygamber efendimiz yine bir hadisi kudside şöyle buyurmaktadır:
Ey Ademoğlu, sen bana duâ ve ricada bulun ki sende bulunan günahları kayıtsız olarak af ve mağfiret ederim.
Ey insanoğlu eğer ki günahların, yerleri ve gökleri dolduracak kadar olsa bile tevbe-istiğfar etsen günahlarını mağfiretle mukabele eder, seni af ederim, buyurmuşlardır.
Cenab-ı Vacibül vücut hazretlerinin meleklere cevaben; "Takvaya da ehilim; iman ve ibâdet edilmeye de lâyıkım, ikab ve azabımdan korkulmaya da lâyıkım" demektedir Yanı. bir mümin Cenabı Allah'dan istekte, bulunduğu zaman vereceğine inanması ve ümit etmesidir. Aynı zamanda Canabı Allah'ın azabından emin olması lâzımdır. Çünkü; kullardan Mevlamız hayf ederek, ona boyun bükerek dua eder ise ondan hoşlanır, o kulları daha çok sever. Yine bir hadisi şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır.
"İnnel abdel mü'mine leyed'ullahe feyekulüllahü teâlâ licibriyle lâ tecibhü feinnî ühıbbü en esme'a savtehû ve izâ deâhül fâciretü kale yâ cibriylü akdi hâcetehû innî lâ ühıbbü en esme'a savtehû."
"Muhakkak ki, bir mümin Allah'a duâ eder. Allahü Teâlâ, Cibril-i emine emir verir, ona icabet etme; çünkü, ben onun sesini işitmeyi çok seviyorum, diye buyurur.
Bir de günahkâr kul duâ edince de: Yâ Cibril, onun tezce ihtiyacı olanı ver; çünkü ben onun sesini duymayı istemiyorum: diye buyurur.
Rabbim cümlemizi o gibi sesi hoş gelmiyenlerin züm-resinden eylemesin inşallah.
Peygamber efendimiz yine bir hadisi kudside şöyle
buyurmaktadır:
"İzâ kalel abdü "yârabbi, yârabbi!" Kalellahü: Lebbeyk, abdi Sel tu'ta".
"Sevgili kardeşlerim bir kul Rabbine güzel bir eda ile candan "Yârabbi, Yârabbi!" diye söylediği zaman Cenab-ı Allah ol kuluna hemen Lebbeyk ey kulum, iste ki sana verilsin der," buyurmuşlardır. Yine bir hadisi şerifinde sevgili peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır.

"Eddüâü silâhul mü'min". Peygamber efendimiz "duâ müminin silahıdır" diye buyurmaktadır.
Bu silâh, belâlara, kazalara karşı kullanılacak bir silâhtır.
Bu silâh, kulların üzerine nazil olan musibetlere karşı kullanılmaya yarayan bir silâhtır.
Bu duâ silâhı maddî-manevî, dünyevî-uhrevî her türlü kötülüklere karşı kullanılır ve bu kötülüklerden insanı korur, muhafaza eder.
Duâ, insana gelecek olan belâyı geri çevirir. Duâ sebebiyle insan belâlardan, kazalardan ve her türlü felâketlerden kurtulur. Nitekim bir hadîs-i şerîfde:

"Ed-düâü yeruddül belâe."
"Duâ başa gelen belâyı defeder," buyurulmuştur. Ki; duâ belâyı geri çevirir, demektir.
Duanın bizler için ne kadar önemli, ne kadar faideli olduğunu bilsek gect-gündüz duâ ederek ağlar ve
Sızlardık.
Duanın faziletini duanın ifadesini tamamen yazmanın imkânı yoktur. Şayet duanın fazileti tamamen yazılmak istenirse kitab yalnız duanın faziletiyle dolar. Duanın diğer hâssalarına yer kalmaz. Bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

"Ed-düâü yenfeu mimmâ nezele ve mimmâ lem yenzil fealeyküm ıbâdellahi biddüâ."
Kardeşlerim! Duâ size indirilen ve indirilmeyen musibetlere faide verir. Öyle ise, ey Allah'ın kulları Rabbinize duâ ediniz!" buyurmuşlardır.
Yine bir hadîs-i şerîf mealidir ki, sallâllahü aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Keza ve Belayı duadan başka hiç bir şey geri çevire-mez. Ömrü de iyilikten başka birşey uzatmaz."
Cenâb-ı Allah'tan rahmet ve mağfiret, insanların üzerine duâ sebebiyle iner. Duâ ile insanlar her arzularını, her isteklerini, her ihtiyaçlarını Cenâb-ı Allah'dan isterler; yalvarırlar, niyaz ederler. Cenâb-ı Allah da lûtf ü kere-minden kullarının arzularını yerine getirir, istediklerini verir. Duâ ile kullarını rahmet deryasına garkeder. Cenâb-ı Allah, kulları üzerine mağfiret ve rahmet kapılarını açar, rahmetini, mağfiretini bol bol indirir, verir. Rahmetinden de bir katre bile eksilmez.
Bir hadîs-i şerîfde:”dua rahmetin anahtarıdır..” buyrulmuştur.
Cenâb-ı Allah'a duâ ederken Cenâb-ı Allah'ın isim lerinden hangisi andırsa caizdir. Çünkü, Cenâb-ı Allah'ın 99 esmâü'l-hüsnâsı bizlere bildirilmiştir. Cenâb-ı Allah'ın 6.000 ismi vardır, diyenler de vardır; 3000 olduğunu söyliyenler de vardır. Buna göre: 1000 ismini melekler bilirler, 1000 ismini de nebîler bilirler. 300'ü Tevrat'da yazılıdır. 300'ü Zebur'da yazılmıştır. 300'ü de İncil'de yazılmıştır. 99'u da Kur'ân-ı Kerim'de bildirilmiştir. Bir ismi de Kur'ân-ı Kerîm'de gizlidir. O da ismi a'zamdır" diye rivayet edilmektedir.
İşte aziz müslümanlar, bir mü'min^bu 99 esmâü'l-hüsna'nın herhangi birisini anarak Cenâb-ı Allah (c.c.)'a duâ etse caizdir; Cenabı Allah (c.c.) kabul eder.
Bir âyet-i kerîmede:
"De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın, hangisi ile çağırırsanız nihayet en güzel isimler O'nundur," buyurulmuştur.
Bu âyet-i kerîmedeki duadan maksad isim vermektir. Âyet-i kerîmenin nazil olmasına da sebeb şudur: Müşrikler Peygamber Efendimiz'in (s.a.v): Ya Allah, ya Rahman! dediğini işitmişler. Onun üzerine: "O, hem bizi iki ilah edinmekten men ediyor, hem de kendisi iki ilah tanıyor!" diye dedi-kodu etmişler. Cenâb-ı Hak, "bu her iki lâfzın da, hattâ, diğer bütün esmâü'l-hüsna'nın da bir olan Allah'ın müteaddit isimlerinden bulunduğunu bu âyet-i kerîme ile açıklamıştır.
Cenâb-ı Allah(c.c.)'ın 99 esmâü'l-hüsnâsı bahsine, kitabımızda ayrıca yer verilmiştir. Binaenaleyh/burada uzun uzun anlatmaya lüzum görülmemiştir. Burada bizim mevzuumuz duanın fazileti bahsidir.

Bir hadisi şerifte peygamber efendimiz: "Ed-duaü hüvel ibadetü"
"Duâ, ibâdetin tâ kendisidir," buyurmuşlardır. Diğer bir hadîsi şerifte:

"Ed-düâü muhhul ibâdeti."
"Duâ, ibâdetin beyni ve iliğidir," buyurulmuştur.
Bu hadîs-i şeriflerden de duanın ne kadar kıymetli, ne kadar faziletli olduğu apaçık anlaşılmış olmalıdır. Hattâ; bir âyet-i kerîmede
Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretleri:


"Habîbim, kullarıma de ki: Şiddetli zamanlarınızda kendisine duâ ve ilticanız olmasaydı, rabbin size değer verir miydi?" buyurmuşlardır. (Furkan suresi, ayet: 77.)
Bu âyet-i kerîmeden de bizlere apaçık bir malûmat var ki; onu bilene ne mutlu! Şöyle ki: Cenâb-ı Allah'ı zikretmek, duanın bir nevidir. Her ismiyle Cenâb-ı Allah'ı yâd etmek yâni anmak ile zikredilmiş olunur. Zikrin en güzeli kelime-i tevhiddir. Yâni, lâ ilahe illâllah'tır.
Kelime-i tevhid ile zikreden kimsenin kalbine hariçten hiç bir kötülük, hiç bir fena haslet giremez. Zira Cenâb-ı Allah'ı zikreden kimsenin içinde, kalbinde, gönlünde, hariçten gelecek her tür fenalıklara karşı büyük bir ateş hâsıl olur ve ateş bütün fenalıkların kalbe girmesine mâni olur.
Cenâb-ı Allah'ı zikir ve duâ ile anan bir gönül her türlü manevi kirlerden, pisliklerden temiz olur.vücudlar misk ü anber gibi güzel kokar ve ruhlar kuvvet bulur.
Cenâb-ı Allah'ı zikir va ona duâ etmekle basiretler nurlanır, aydınlanır, parlar ve kalblerde ünsiyyet, gönüllerde samimiyet hâsıl olur.
Cenâb-ı Allah'ı zikir ve ona duâ etmekle insanın kalbi mevlâsının nuru ile nurlanır. Ve şeytanın vesvese ve iğvâsından tertemiz olur.
Cenâb-ı Allah'ı zikir ve ona duâ etmekle bütün iyilikler insanın kalbine dolar ve ruhun doğru gitmesine, güzel ahlâk ve doğru îtikadda bulunmasına vesile olur.
Velhâsıl; Cenâb-ı Allah'ı devamlı zikîr ve ona devamlı duâ eden kimseler, gaflette olmazlar. Gaflette olmayan kimseler ise şeytanın vesvese ve iğvâsından kurtulmuş olurlar.
Şeytanın insanlar üzerinde yapmış olduğu tahrifat ancak ve ancak Allah'ı çokça zikretmekle giderilmiş olur. Allah'ı zikretmekten tatlı hiç bir şey olamaz Allah'ı zikreden bir insan hak kapısında yerini alır. İşte ol kimselerdir ki her istediğini Mevlası verir hiç bir zaman mahrum ve zelil etmez.
Kardeşlerim, sizler de bilirsiniz ki her kapının bir zamanı ve saati vardır ki sahibi veya bekçisi gelir kapatır. Sevgili kardeşlerim, hak kapısı hiç bir zaman ne gece ne de gündüz kapanmaz. Böyle bir kapanmayan kapı var iken neden başkalarının kapısına varıp da el açıp boyun bükelim. Rabbim cümlemizi iyi ve halis kullarının dualarından bizleri de hissedar eylesin inşaallah. Amin.

Yorum Yaz                                                                                                                                               Şifalı Dualar Yukarı...


 DUA-İ MÜBİN

Sübhane'l-müneffisi an külli medyun. Sübhane'l-müferrici an küli mahzun. Sübhane'l-muhallisi an külli mescun. Sübhane'l âlimi bikülli meknun. Süb-hane men ceale hazâ'inehu beyne'l-kâfi ve'nnun. Sübhane men iza erade şey'en en yekule lehu kün feyekun. Fesübhane'l-lezi biyedihi melekutü külli şey'ln ve ileyhi turceun. Ya müferricü ferric annî hemmî ve ğammî fercen acilen gayra âcilin bi rahme-tike ya erhamerrahımin. Ve sallallahu alâ seyyidina muhammeden ve âlihi ve sahbihi ecme'in.

Anlamı:
Her borçluyu sıkıntıdan kurtaran, her kederlinin gönlünü sevindiren her tutukluyu kurtaran, bütün gizli şeyleri bilen, bütün hazineleri bir lahzada açılacak duruma getiren, dilediği şeye; ol deyince hemen oluveren, her şey yed-i kudretinde bulunan ve en sonunda ona döneceğimiz Cenâb-ı Hakk'a hamd ve sena olsun. Bütün teşbih ve dualarımız O'na mahsustur.

Yorum Yaz                                                                                                                                               Şifalı Dualar Yukarı...


 DUALAR NASIL OKUNUR?

Duâ etmeden önce, usûlüne uygun olarak abdest alınır. Sonra; okunacak âyet-i kerîmeler veya dualar, 3, 5, 7 yâhûd 11 kere okunur. Hasta için okumaya, Cum'a veya Pazartesi geceleri başlanıp, aynı saatlerde olmak üzere 7 gün devam etmek faydalıdır.

Yorum Yaz                                                                                                                                               Şifalı Dualar Yukarı...


  DUASI MAKBUL OLAN KİMSELER 

Sevgili kardeşlerim şu 20 kişinin duası kabul olunur:
1. Adaletli hükümdarların duaları
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde:
"Üç sınıf kimsenin duasını Cenab-ı Hak reddetmez: Hak Celle ve Alâ Hazretlerini çok zikredenlerin duasını, mazlumun bedduasını, adaletli hükümdarın duasını!" buyurmuşlardır.
Aleyhissalâtü vesselam efendimiz yine bir hadis-i şerif-lerinde:
"Üç sınıf zâtın duası reddolunmaz: Oruçlunun iftar zamanındaki ettiği dua, adaletli hükümdarın duası, mazlumun bedduası, buyurmuşlardır.
Bir hadis-i şerifde de:
"Dört sınıf kimselerin duaları kabuldür: Adaletli hükümdarın duası, din kardeşlerinden birinin arkasından, yani gıyabından diğer birinin ettiği dua, mazlumun bedduası, bir kimsenin evladına ettiği dua!" buyurulmuş-tur.
2. Mazlumun Bedduası,
3. Anne ve babanın duası,
4. Hastaların duası,
5. Misafirlerin duası,
6. Hûccacı Müsliminin duası,
7. Kur'an ehlinin duası,
8.mevlayı çokça zikredenin duası
9. Salih amel işleyenlerin duası,
10. Ana ve babaya itaat edenlerin duası,
11. İyilik edenlerin duası,
12. Sıkıntıya düşenlerin duası,
13. Oruçluların duası,
14. Müminin mümin kardeşine yaptığı dua,
15. Yeni tevbe etmiş kimsenin duası,
16. Yeni müslüman olan kimsenin duası,
17. Hocanın talebesine olan duası,
18. Üstadların çıkarlarına olan duâ,
19. Piri fani olan yaşlıların duası,
20. Yolcu uğurlayanların duası.
İşte bu saymış olduğum kimselerin duaları kabul olur.
meden önce, usûlüne uygun olarak abdest alınır. Sonra; okunacak âyet-i kerîmeler veya dualar, 3, 5, 7 yâhûd 11 kere okunur. Hasta için okumaya, Cum'a veya Pazartesi geceleri başlanıp, aynı saatlerde olmak üzere 7 gün devam etmek faydalıdır.

Yorum Yaz                                                                                                                                               Şifalı Dualar Yukarı...


  DUA-İ ŞAHMERAN

Allahu lâ ilahe illa Hûvel Hayyul Kayyûm! Allahu lâ ilahe illa Huvel aliyyul Hâkim. Allahu lâ ilahe illa huves Semiul Alim. Allahu lâ ilahe illa Huver-Rahmanürrahim. Allahu lâ ilahe illa Huvel Vahidul Ehad. Allahu lâ ilahe illa Huvel Ferdül Varid Allahu lâ ilahe illa Huve Raufur Rahim. Allahu lâ ilahe illa Huvel Aziz'ur Rahim. Allahu lâ ilahe illa Huvez-Zahirûl Batınû. Allahu lâ ilahe illa Huvel Ahadus-Samedû. Allahu lâ ilahe illa Huvel Fettah'ul Alim. Allah'u lâ ilahe illa Huvel Aziz'ul Alim. Allahu lâ ilahe illa Huvel Hannan'ul Mennan'ul Deyyan. Allahu lâ ilahe illa Huvel Adir'ul Kahiru. Allahu lâ ilahe illa Huver-Rafiûl Alim. Allahu lâ ilahe illa Huver-Rabbül

Arş il azim.Allahu la ilahe illa huvel melikul kuddüs Allahu la İlahe İlla Huvel Hamdul Mubin. Allahu lâ İlahe İlla Huvel Bais'ul Varis. Allahu lâ ilahe illa Huvel Esmaûl Hûsna. Huvel Hayy'u lâ ilahe illa Huve Fadi'u Muhlisine Lehuddiyn. Subhane birahmetike yâ erhamerrahimin. Velhamdû-lillahi Rabbil alemin.


işbu Şahmeran duasını her kim ki kısmet için okursa kısmeti açılır, satılmayan mal için okursa en kısa bir zamanda malı satılır. Her hangi bir niyet için okunsa ol niyeti hasıl olur. Bahsetmiş olduğum bu dua'nın Azameti çok büyüktür. Okuyan kimse hiç bir zaman mahrum kalmaz. Çok defa denenmiştir. Bu dua'ya yedi gün aralıksız devam edin, bu askarisidir. İş için yedi gün, satılmayan mal için onbir defa, kısmet açmak için yirmi bir defa'dır. Allahu Zülcelal hazretleri yapmış ve yapacak olduğunuz duaları harfiyen kabul eylesin amin.

Yorum Yaz                                                                                                                                               Şifalı Dualar Yukarı...


   DİL PELTEKLİĞİ İÇİN 

 Taha Suresi: 25, 26, 27, 28. ayetleri bir kaval ağacına yaz. Şayet bu ağacı bulamazsan başka bir ağaç kullanabilirsin. Bu yazıyı yazdıktan sonra bunu iyice kaynat. Sonra kekeme olan kimseye içirmelisin. Bu terkip bittikten sonra konuşma zorluğu olan kimsenin inşallahu teala dili açılır.

Yorum Yaz                                                                                                                                               Şifalı Dualar Yukarı...


  DOĞAN ÇOCUĞA İSİM KOYMAK HAKKINDA

Çocuğa, doğumunun yedinci gününde veya doğduğu günde isim koymak sünnettir.
Bunun yedinci günde sünnet olması, Amr ibni Şuayb ve babası yoluyla dedesinden rivayet ettiğimiz hadisden dolayıdır. Bu hadise göre: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, doğan çocuğa yedinci günde isim koymayı, onu sünnet etmeyi ve akika (çocuk için verilen kurban) kesmeyi emretti."* )
Ve sahih isnadlarla Semüra ibni Cündüd radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Her çocuk yedinci günde akikasının verilmesine, saçının kesilmesine ve isminin konulmasına bağlıdır."( )
İsim koymanın birinci günde sünnet olması ise, geçen bölümde rivayet ettiğimiz Ebu Musa hadisinden dolayıdır. Ve Enes radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Bu

gece benim bir çocuğum doğdu ve ona babam İbrahim sallallahu aleyhi ve sellem'in ismini koydum."(3)

Ve Enes radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Bu gece benim bir çocuğum doğdu ve ona babam İbrahim sallallahu aleyhi ve sellem'in ismini koydum.

Yine Enes'ten, şöyle dediğini rivayet ettik: "Ebu Talha'nın bir ço cuğu oldu. Onu, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e getirdim Damağını tatlı ile oğdu ve adını Abdullah koydu."(4)
Sehl ibni Sa'd esSâidi radıyallahu anh'den, şöyle dediğini rivayet ettik: "Münzir ibni Ebi Üseyd doğduğu zaman, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e getirildi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve seliem, onu dizleri üzerine koydu. Ebu üseyd de oturuyordu. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, bu sırada önündeki bir şeyle meşgul olup çocuğu unuttu. Ebu Üseyd oğluna, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in dizleri üzerinden çocuğu almasını ve eve götürmesini emretti. Rasulüllah sallallahu aleyhi ue sellem kendine gelince:
Çocuk nerede? dedi. Ebu Üseyd:
Onu eve gönderdik Ya Rasulallah! dedi.
İsmi ne? dedi. Ebu Üseyd (bir isim söyleyerek):
Filân, dedi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
Hayır, onun ismi Münzir'dir, dedi.
Böylece o gün, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, onun ismini Münzir koydu."

DÜŞÜRÜLEN ÇOCUĞA İSİM KOYMAK HAKKINDA
Buna ad koymak müstehabdır. Erkek veya dişi olduğu bilinemeyecek halde ise iki cinse de yarayan bir isim verilmelidir. Mesela: Esma', Hind, Hüneyde, Harice, Talha, ümeyre, Zür'a gibi. İmam Bağavî: "Düşük doğana isim koymak müstehabdır. Çünkü bu hususda hadis gelmiştir." dedi. Ashabımızdan daha başkaları da böyle söylediler ve ashabımız: "Doğan çocuk isim bırakılmadan ölürse yine de isim koymak müstehabdır." dediler.
GÜZEL İSİM KOYMANIN MuSTEHAB OLDUĞU HAKKINDA
Ebu Derda' radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kıyamet gününde siz, isminiz ve babalarınızın ismiyle çağrılacaksınız. Onun için isimlerinizi güzelleştiriniz."(6>
ALLAH TEÂLÂ'NIN EN ÇOK SEVDİĞİ İSİMLER HAKKINDA
İbni Ömer radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah Teâlâ'nın en çok sevdiği isimleriniz, Abdullah ve Abdurrahman'dır."'7)
Câbir radıyallahu anh'den şöyle dediğini rivayetettik: "Bizden bir adamın bir çocuğu oldu ve ismini Kaasım koydu. Biz adama:
Sana Ebü'l Kaasım (Kaasım'ın babası) künyesini vermeyeceğiz, dedik. Adam, durumu Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e haber verdi ve o:
Oğluna Abdurrahman ismini koy, dedi."(8>
Sahabi Ebu Vüheyb ElCeşmî radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kendinize, peygamberlerin isimlerini koyunuz. Allah tarafından en çok beğenilen isimler, Abdullah (Allah kulu) ve Abdurrahman (Rahman'ın kulu)dur. Ve isimlerin en doğrusu Hadis (çiftçi, çalışkan, araştırıcı, arslan) ve Hemmâm (müteşebbis, girişken, yüce himmetledir. En çirkinleri ise Harb (savaş) ve Mürre (acı) dır."<9)

DOĞUMU TEBRİK ETMEK VE TEBRİK EDİLENİN VERECEĞİ CEVAB HAKKINDA

Çocuğu doğan kimseyi tebrik etmek müstehabdır. Ashabımızın dediğine göre, müstehab olan, Huseyn radıyallahu anh'den rivayet edilen ifade ile tebrik etmektir. O birisine tebrik etmeyi öğretirken:

Bârekallahu leke fil mevhûbi leke ve şekertel vâhibe ve belağa eşüddehu ve rüzikte birrah.
"Allah, sana verileni mübarek kılsın. Veren'e şükretmiş olasın. Çocuk kemaline ulaşsın ve sana itaat etmesi nasib olsun" diye söyle dedi. Onun da tebrik edene karşılık vererek: "Allah, sana bereket versin", "Allah, sana hayırlı mükâfat versin", "Allah, sana çok sevab versin." gibi bir sözle dua etmesi müstehabdır.

KÖTÜ İSİM KOYMANIN YASAKLANDIĞI HAKKINDA
Semüra ibni Cündüb radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Oğluna; Yesar, Rihab, Necah ve Eflah isimlerini koyma. Çünkü birisi sana:
Eflah (iflah oldu) orada mı? diye soracak ve o, orada olmayınca sen:
Hayır, diyeceksin. Bu söylediklerim dört isimdir, benim üzerime arttırmayınız." Bu hadisi Câbir'den de rivayet ettik ve bu rivayette "Bereket" ismini koymak da nehyedilmiştir.
Ve Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den riöayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah yanında, en aşağı ve adi insan, kendine "Melikül'emlak" (meliklerin meliki) ismini koyandır."'11) Müslim'in bir rivayeti de şöyledir: "En habis, adi ve kıyamet gününde Allah'ın en çok kızdığı kimse, melikül emlak diye adlandırılan adamdır. Çünkü Allah'dan başka melik yoktur." Sahih rivayette geldiğine göre.Süfyan ibNi üyeyne: "Melikü'lemlak Farsçadaki Şâhinşâh gibidir" dedi.

TERBİYE ETMEK, KÖTÜ HAREKETTEN SAKINDIRMAK, NEFSİNE HAKİM OLMASINI SAĞLAMAK İÇİN VE BUNA BENZER MAKSATLARLA OĞLÜ, HİZMETÇİSİ, ÖĞRENCİSİ GİBİ KENDİSİYLE YAKIN ALAKASI OLAN BİRİNE ÇIKIŞARAK ÇİRKİN İSİM KULLANMAK HAKKINDA

Sahabi Abdullah ibni Büsr Radıyallahu anh'den şöyle dediğini rivayet ettik: "Annem, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e götürmek için bana bir sepet üzüm verdi. Yolda üzümden yedim. Getirip verdiğim zaman Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, kulağımdan tutarak:
Ya güder (Ey emanette hile yapan)! dedi."<12) Abdurrahman ibni Ebi Bekir radıyallahu anhüma'dan, Ebu Bekir
radıyallahu anh'ın açık kerametini ihtiva eden uzun bir hadis rivayet ettik. Hülasası şudur: "Ebu Bekir EsSıddıyk radıyallahu anh, birkaç kişiyi misafir etmişti. Onları evinde oturttuktan sonra Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gitti ve dönmesi gecikti. Döndüğü zaman:
Onlara akşam yemeği verdiniz mi? diye sordu.
Hayır, dediler. Ebu Bekir buna kızarak oğlu Abdurrahman'a döndü ve:
Ya ğunser (ey kötü adam)! diyerek burnunun kırılması ve benzeri şeylerle ona beddua etti."<]3)

İSMİ BİLİNMEYEN BİR KİMSEYİ ÇAĞIRMAK HAKKINDA
Adı bilinmediği takdirde bir kimseyi çağırırken; kalbini kırmaya cak ve içinde yalan ve dalkavukluk bulunmayan bir ifade kullanmak, kendisinin ve çağırdığı kimsenin durumuna göre: "Kardeşim!", "Ey fakiri!", "Hoca!", "Ey fakir!", "üstadım!", "Ey adam!", "Ey filanca elbisenin... ayakkabının ... devenin ... kılıcın., okun sahibi!" gibi bir söz söylemek gerekir.
Hasen bir isnadla Beşir ibni Ma'bed radıyallahu anh'den şöyle dediğini rivayet ettik: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte yürüyordum. Bakınca, üzerinde iki nalın olan bir adamın mezarlar arasında dolaştığını gördü ve:
Ey kılsız papuçların sahibi, yazık sana, onları at! buyurdu."O4) Medineli bir sahabi kadın olan Cariye radıyallahu anha'dan şöyle dediğini rivayet ettik: "Bazen Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında (cemaatinde) bulunurdum. Bir adamın ismini bilmeyince ona: "Ey Allah'ın kulunun oğlu!" derdi."<15>
ÇOCUĞUN BABASINI, ÖĞRENCİNİN HOCASINI VE MÜRİDİN ŞEYHİNİ İSİMLERİYLE ÇAĞIRMALARININ YASAKLANDIĞI HAKKINDA
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, beraberinde genç bir çocuk olan bir adam gördü. Çocuğa:
Kim bu? diye sordu. Çocuk:
Babam, dedi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
Öyle ise önünde yürüme, kızıp sana kötü söz söylemesine sebep olacak işler yapma, ondan evvel oturma ve onu ismiyle çağırma, buyurdu."^)
Değerli üstad, salih kul ve salahati üzerinde ittifak edilen Abdullah İbni Zahr şöyle dedi: "Denilir ki, babanı ismi ile çağırman ve yolda önünde yürümen ona karşı yapılan itaatsizliktendir."
BİR İSMİ DAHA İYİSİ İLE DEĞİŞTİRMENİN MÜSTEHAB OLDUĞU HAKKINDA
Doğan çocuğa isim koymak bahsinde geçen ve Münzir ibni Ebi ' Iseyd kıssasına dair olan hadis burada da söz konusudur.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayetimize göre, "Zeyneb'in ismi Berra (hayır işleyen, itaatkar) idi. İsminden dolayı kendini tezkiye edecek, denildi. Bunun üzerine, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, ona Zeyneb ismini koydu."(17>
Zeyneb binti Ebi Seleme radıyallahu anha'dan şöyle dediğini rivayet ettik: "Adım Berra konulmuştu. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
İsmini Zeyneb koyun, dedi. Zeyneb binti Cahş'in ismi de Berra idi. Kendisine vardığında Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, adını
Zeyneb koydu."
İbni Abbas radıyallahu anhüma şöyle dedi: "Cüveyriye'nin ismi Berra idi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, adını Cüveyriye'ye çevirdi. Çünkü, Berra'nın yanından çıktı, denilmesinden hoşlanmıyordu."^)
Said ibni Müseyyeb ibni Hazen'den rivayetimize göre, "Babası, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi. Rasulüllah sallallahu
aleyhi ve sellem:
İsmin nedir? diye sordu.
Hazen, dedi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
Sen Sehl'sin, buyurdu. O:
Babamın bana koyduğu ismi değiştirmek istemiyorum, dedi." İbni Müseyyeb şöyle söyledi: "Ondan bu yana huzunet (yüz katılığı ve sertlik) bizde süregeldi."'20)
tbni Ömer radıyallahu anhüma'dan rivayetimize göre, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Asiye (isyankâr) nin ismini değiştirdi ve:
Sen Cemile'sin, buyurdu."(21> Müslim'in bir rivayeti de şöyledir: "Ömer'in bir kızına Asiye (isyankâr) denilirdi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, ona Cemile ismini koydu."
Hasen bir isnadla sahabi Üsâme ibni Ehdarî radıyallahu anh'den rivayetimize göre, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelen bir heyet içinde Asram adlı bir adam vardı. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
İsmin nedir? dedi.
Asram, dedi. O:
Hayır, sen Zür'a'sın, buyurdu."(22)
Sahabi Ebu Şureyh Hani elHarisî radıyallahu anh'den rivayetimize göre, "Kendisi, kavmi ile beraber Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelmişti. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, onların ona, Ebu'lHakem dediklerini işitti. Onu çağırdı ve:
Hakem yalnız Allah'dır, hüküm O'na aittir. Sana neden Ebu'lHakem deniliyor? dedi. O:
Benim kavmim, bir işte anlaşamadıkları zaman bana gelirler, ben de aralarını bulurdum. Her iki taraf da hekemliğime razı olurdu, dedi.
Bu ne iyi şey! Oğlun yok mu?
Şurayh, Müslim ve Abdullah adlı oğullarım var.
Hangisi büyükleri?
Şurayh. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
O halde sen Ebu Şurayh'sın, buyurdu."!23)
Ebu Davud şöyle dedi: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, şu isimleri değiştirdi: Asi (günahkar), Aziz, Atle (bunu (Jtbe'ye çevirdi), Şeytan, Hakem, Ğurab (karga), Hubab (kabarcık), Şihab (ateş). Bu son ismin yerine Haşim koydu ve Harb ismini Silm (barış), Muddaci (uzanıp yatan, tembel) ismini Münbais (kalkan, çalışkan), Akra (çorak yer) ismini Hadra (yeşil), Şi'bu'dDalale (dalalet yolu, kaybolunan yol) yi Şi'bu'lHüda (hidayet yolu), Zeniyye (zina) oğullarını Ruşde (meşruluk) oğulları ve Muğviye (saptıran) oğullarını Rüşde (doğruyu bulmak) oğulları diye değşitirdi. Kısa olsun diye ben bunların isnadlarını zikretmedim."

SAHİBİ (BUNDAN) ALINMADIĞI TAKDİRDE İSMİ KISALTMANIN CAİZ OLDUĞU HAKKINDA


Çok yollarla rivayet ettiğimiz sahih hadislerde Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem bir çok sahabinin isimlerini kısaltarak kullanmıştır. Bunlardan olmak üzere; Ebu Hüreyre radıyallahu anh'e "Ya Eba Hir", Aişe radıyallahu anha'ye "Ya Aişu", Enceşe radıyallahu anh'e "Ya Enceşu", Üsame radıyallahu anh'e "Ya Üseymü" ve Mikdam'a "Ya Kudeymü" demiştir.

BİR İNSAN İÇİN, HOŞLANMADIĞI LAKABLARI KULLANMANIN YASAKLANDIĞI HAKKINDA


Allah Teâlâ: "Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayın"^24) buyuruyor. Bir insana hoşlanmadığı iakablar takmanın haram oluşunda alimler ittifak ettiler. Bu hoşlanmadığı lakab, ister onun bir sıfatı olsun, tıpkı; ameş (gözleri zaif bir akıntı yapan), eclah (dazlak) ama, araç (topal), ahvel (şaşı) ebras (baras hastaı) eşec (alnı yarık) asfar (sanlık hastası) ahdeb (kambur), asam (sağır) azrek (mavi gözlü) aftes (yassı burunlu), ester (göz kapakları yarık olan), esram (dişleri dökük), okta (eli kesik), zemin (kötürüm), mük'id (kötürüm), eşel (çolak) gibi, ister babasının veya annesinin bir sıfatı olsun ve isterse bunların dışında bir şey olsun, müsavidir. Ancak, başka türlü tanıyamayan birisine onu tarif etmek için olursa, bu lakabları söylemenin caiz olduğunda alimler ittifak ettiler. Bu zikrettiklerimin delilleri çok ve meşhurdur. Meşhur olmalarıyla yetinerek bu esasen mevzuları uzatmak istemediğimden onları hazfettim.

BİR İNSAN İÇİN, HOŞLANDIĞI LAKABLARI KULLANMANIN CAİZ VE MÜSTEHAB OLDUĞU HAKKINDA

Bunun misallerinden bir tanesi Ebu Bekir esSıddıyk radıyailahu anh'dir. İsmi Abdullah ibni Osman ve lakabı Atiyk'dır. Bu hadisçi, sı yerci, tarihçi ve diğer alimlerin çoğunun üzerinde olduğu sahih görüştür. Atiyk, onun lakabı değil de asıl ismi olduğu da söylenmiştir Bu görüşü İbni Asakir "EIEtraF kitabına nakletti. Fakat doğru olan birinci görüştür. Alimler bunun bir hayır lakabı olduğunda ittifak ettiler. Ebu Bekir'e bu lakabın verilmesinin sebebinde ihtilaf ettiler. Bir kaç yoldan Aişe radıyailahu anha'dan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, "Ebu Bekir ateşten Allah'ın atiykı (azadlısı)dır." buyurdu ve o günden sonra ona Atiyk denildi. Nesep bilginlerinden Mus'ab ibni Zübeyr ve daha başkaları ise: "Nesebinde ayıblanacak bir şey olmadığı için Atiyk denilmiştir." dediler. Bunlardan başka sebepler de ileri sürülmüştür. Allah daha iyi bilir.
Ebu Türab (toprak babası) da Ali ibni Ebi Talib için kullanılan bir lakabtır, künyesi ise Ebu'lHasen'dir. Sahih hadisde sabit olduğu üzere, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, onu mescidde uyurken ve üzerine toprak bulaşmış olduğu halde gördü ve ona:
Kalk, Eba Türab... Kalk, eba Türab! buyurdu."
Bundan böyle bu güzel ve hoş lakab Ali için kullanıldı.
Sehl ibni Sa'd'dan şöyle dediğini rivayet ettik: "İsimleri içinde bu lakab, Ali'nin en çok hoşuna gideniydi ve onunla çağrılmaktan ferahlık duyardı."(25)

Bu konudaki örneklerden bir tanesi de Zü'lyedeyn (iki elli)dir. Ellerinde normalden fazla uzunluk olan bu adamın ismi Hırba'dır. Sahih hadisde sabit olduğu üzere, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, ona Zü'lyedeyn derdi."

KUNYE KULLANMANIN CAİZ OLUŞU VE FAZİLET SAHİBİ KİMSELERE ONUNLA HİTAP ETMENİN MÜSTEHAB OLDUĞU HAKKINDA

Bu konu, menkul bir şey zikretmemize ihtiyaç göstermeyecek katlar meşhurdur. Çünkü bunun delillerini havas da avam da bilmektein faziletli kimselere ve onlara yakın olanlara künye ile hitap etmek edeb ve nezaket icabıdır, böylelerine mektup yazılırken de künye kullanılmalı ve onlardan rivayet edilirken de künye kullanılmalıdır. Mesela: Şeyh veya imam Ebu Filan (künye) Filan oğlu Filan bize haber verdi, denilmelidir. (Medih ve ta'zim ifade ettiği için) insanın, yazı ve sözlerinde kendi künyesini söylememesi de edeb icabıdır. Meğer kl, ancak künyesiyle tanınsın veya künyesi asıl isminden daha meşhur olsun. EnNahhâs şöyle dedi: "Birisinin künyesi daha tanınmış İse emsaline karşı onu kullanmalı, kendisinden üstün olanlara karşı ise ismini söylemeli ve "Ebu Filan olarak tanınan" ifadesini ilave etmelidir."
KİŞİNİN EN BÜYÜK OĞLUYLA KÜNYE ALMASI HAKKINDA

Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e, oğlu Kaasım'dan dolayı Ebu'lKaasım künyesi verildi. Kaasım, onun en büyük oğluydu. İsmi daha güzeline değiştirmek bahsinde zikrettiğimiz Ebu Şurayh hadisi burada da söz konusudur.
ÇOCUKLARI OLAN BİR KİMSENİN, KENDİ ÇOCUKLARINDAN BAŞKASI İLE KÜNYE ALMASI HAKKINDA
Bu türlü künye alanlar sayılamayacak kadar çoktur. Bunun bir mahzuru da yoktur.

ÇOCUĞU OLMAYANIN VE ÇOCUĞUN KÜNYE ALMALARI HAKKINDA


Enes radıyallahu anh'den şöyle dediğini rivayet ettik: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem; ahlakça insanların en güzeliydi. Benim, kendisine Ebu Ömeyr (künye) denilen bir kardeşim vardı. (Ravi: Enesin, sütten kesilmişti dediğini zannederim, dedi) Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem onu gördükçe (eğlendiği kuşu kasdederek):
Ya Eba Ömeyr! Ne yaptı nüğayr? derdi."
Sahih isnadlarla Aişe radıyallahu anha'dan rivayetimize göre: "Kendisi:
Ya Rasulallahl Bütün arkadaşlarımın künyeleri vardır, dedi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
Sen de oğlun Abdullah ile künye al, buyurdu.'C28) Ravi: "Abdullah'dan maksad, Aişe'nin kız kardeşi Esma' binti Ebi Bekr'in oğlu Abdullah ibni Zübeyr'dir. Ve ondan sonra Aişe'ye Ümmü Abdillah künyesi kullanıldı." dedi.
Ben derim: Sahih ve ma'ruf olan budur. Aişe radıyallahu anha'nın, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den bir çocuk düşürdüm. O, onun ismini Abdullah koydu, ve ondan bana Üummü Abdillah (Abdullah'ın annesi) künyesini verdi, "t29) dediğine dair rivayet ettiğimiz hadis zaiftir.

Ve sahabeden bir çokları vardır ki, çocukları olmadan evvel künye almışlardır. Tıpkı Ebu Hüreyre, Enes, Ebu Hamza ve daha pek çok sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelenler gibi. Bunda bir kerahet yoktur, belki de bu, geçen şartla mahbub ve sevilen bir şeydir.
EBÜ'LKAASIM" KÜNYESİNİ ALMANIN YASAKLANDIĞI HAKKINDA

Câbir ve Ebu Hüreyre radıyallahu anhüma'nın içinde olduğu bir »nhabe topluluğundan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: "Benim ismimi koyunuz, fakat künyemi (kendiniz için) koymayınız" buyurdu.<3°)
Ebu'lKaasım künyesini almak hususunda alimler üç görüşe ayrıldılar. Şafiî rahımehullah ve ona uyanlar, bunun hiç bir kimseye ismi Muhammed veya başka bir şey olsun caiz olmadığı cihetine gittiler. Bu görüşü Şafiî'den rivayet edenler arasında Beyhekıy, Beğavî ve İbni Asakir de vardır. (İmam) Malik'in mezhebi olan ikinci görüşe göre, ismi Muhammed veya başka bir şey olsun, herkes için Ebu'lKaasım künyesini almak caizdir. Malik, hadisdeki nehyi, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in yaşadığı müddete tahsis ediyor. Üçüncü görüşe göre ise, adı Muhammed olan için değil ve fakat başkalan için bu künyeyi takınmak caizdir. Ashabımızdan Ebu'lKaasım ErRâfii: "Bu üçüncü görüş en sahih olacağa benziyor. Çünkü, hiçbir itiraz vaki olmadan halk bütün asırlarda bu künyeyi alagelmiştir." dedi. Fakat bu üçüncü görüş sahibinin sözünde hadis'e açık muhalefet vardır.
Bu künyeyi takan ve takınanlar içinde, meşhur imamlar ve dinin mühim işlerinde uyulan "hal ve akd" ehli de olduğu halde halkın bu künyeyi çokça kullanması, bunun mutlak olarak caiz olduğunu söyleyen Malik'in görüşünü kuvvetlendirmektedir. Bunlar, hadisdeki nehyin Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellemin hayatına mahsus olduğunu anlamış olacaklar. Nitekim Yahudilerin, kendi adamlarına Ebul Kaasım künyesini koyup Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e eziyet etmek maksadıyla "Ya Ebe'l Kaasım" diye çağırmalarının nehyedilmesinin sebebinden de bu anlaşılmaktadır. Şimdi ise artık bu mahzur ortadan kalkmıştır. Allah daha iyi bilir.


BAŞKA TÜRLÜ TANINMADIĞI VEYA İSMİYLE
SÖYLENDİĞİ TAKDİRDE BİR FİTNEDEN KORKULDUĞU ZAMAN KAFİR, BİD'ATCI VE FASIKI, KÜNYESİYLE ZİKRETMENİN CAİZ OLDUĞU HAKKINDA


Allah Teâlâ: "Ebu Leheb'in elleri kurusun" buyuruyor. Adamın ismi ise Abdü'lüzza'dır. Bazı alimler: "Böyle tanındığı için künyesi zikredilmemiştir." dediler. Bazısı da: "İsminden nefret edildiği için künyesi söylenmiştir. Çünkü Uzza'nın kulu demek olan ismiyle puta kul edilmiştir." dediler
Üsâme ibni Zeyd radıyallahu anhüma'dan rivayetimize göre, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, hasta olan Sa'd ibni CJbâde radıyallahu anh'i ziyaret etmek üzere merkebe bindi." üsâme, hadisi ve Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in münafık Abdullah ibni Übey ibni Selül'ün yanından geçişini anlattıktan sonra şöyle dedi: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Sa'd ibni (Jbâde'nin evine kadar yürüdü ve ona:
Ey Sa'd! Ebu Hübab (mezkur münafıkın künyesi) ın söylediğini işittin mi? Şöyle şöyle söyledi, dedi..."<31>
Ben derim: Hadislerde Ebu Talib künyesi tekrarla geçmektedir. Onun ismi ise Abdülmenaf'dır. sahih hadisde de: "Bu, Ebu Ruğal'in kabridir." denilmiştir, bunların daha çok benzerleri vardır ve bütün bunlar başlıkta söylediğimiz şart gereğincedir. Bu şart tahakkuk etmeyince isimden fazla bir şey söylenmez. Nasıl ki Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem "Allah'ın kulu ve resulü Muhammed'den Heraklius'a"(32> diye yazdı. Böylece onun asıl ismini söyledi, onu künye kullanmadı ve Rumların kendi kıralları için kullandıkları "Kayser" lakabını da vermedi. Bu misalin benzerleri çoktur. Çünkü biz onlara sert davranmakla emrolunmuşuz. Bu nedenle onlara, (ta'zim ifade eden) künye kullanmak, onlarla ince ve yumuşak konuşmak ve onlarasevgl ve yakınlık göstermek bizim için doğru değildir.

ERKEĞE "EBÜ FİLÂNE" VE "EBÜ FİLÂN" KADINA DA "ÜMMCİ FİLÂN" VE "CİMMÜ FİLÂNE" DİYE KÜNYE KOYMANIN CAİZ OLDUĞU HAKKINDA

Bil ki bütün bu künye şekilleri hem erkek, hem de kadın için kullanılabilir ve bunlardan herhangi birisinin erkeğe veya kadına mahsus olması gibi bir durum yoktur. Sahabe, tabiin ve daha sonrakilerden olmak üzere ümmetin fazıl selefinden bir çokları kız (ve kadın) babası olmakla da künyelendirilmişlerdir. Osman ibni Affan radıyallahu anh bunlardandır. Onun Ebu Amr, Ebu Abdillah ve Ebu Leyla diye üç künyesi vardır. Ve künye alanlardan bir kaçı daha şunlardır: Ebu Derda' ve büyük karısı Ümmü Derda'. Sahabiye olan bu kadının ismi Hayra'dır. Küçük karısı Ümmü Derda'. Tabiiye ve kadri yüce, fıkıh alimesi, fazile, akıl çokluğu ve göz kamaştırıcı fazilet ile vasıflı bu kadının ismi Hüceyme'dir. Abdurrahman ibni Ebi Leyla'nın babası Ebu Leyla ve karısı Ümmü Leyla. Bunların ikisi de sahabidir. Ebu Ümâme, Ebu Reyhane, Ebu Ramse, Ebu Rayme, Ebu Ömre Beşir ibni Amr, Ebu Fatıma Elleyse. Bunun isminin Abdullah ibni Üneys olduğu söylenir. Ebu Meryem ElEzdî. Ebu Rukiye Temim EdDarî. Ebu Kerime Mıkdam İbni Ma'dikerib ve daha bir çoklan. Bütün bunlar sahabidirler. Tâbiinlerden ise Ebu Aişe Mesrûk ibni Ecda', "ElEnsab" da Sem'anî: "Küçükken birisi tarafından çalınıp sonra bulunduğu için kendisine Mesruk (çalınan) ismi verilmiştir." dedi. Daha sayılmayacak kadar insan vardır ve Ebu Hüreyre'ye Ebu Hüreyre künyesini Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in verdiği sahih hadislerde sabittir.

Yorum Yaz                                                                                                                                               Şifalı Dualar Yukarı...


   DİLİ KORUMAK

Allah Teâlâ: "Sağında oe solunda, onunla beraber bulunan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler.) ve "Şüphesiz Rabbın her şeyi gözetlemektedir.) buyuruyor. Allah Teâlâ'nın müyesser ettiği mikdarda müstehab olan zikirleri ve benzerlerini zikrettim. Kitabın, sözlerin hükümlerini toplaması ve kısımlarınıaçıklamış olması için bu geçenlere, mekruh ve mubah olan lafızları da ilave etmek istedim. Bu nedenle, bunlardan her dindarın bilgisine muhtaç olduğu asıl mes'eleleri zikredeceğim. Söyleyeceklerimin çoğu bilinen şeylerdir. Bunun için, çoklarının delillerini terk edeceğim. Muvaffakiyet Allah'dandır.
Bil ki, maslahatı açık olandan başka sorumlu olan insanın, dilini her türlü sözden sakındırması gerekir ve bir sözdeki maslahat durumu söylenmesine de söylenmemesinde müsavi ise sünnet olan ondan da sakınmaktır. Çünkü, başlangıçta mubah olan bir konuşma, bazan sonunda haram veya mekruh bir hale döner ve bu, âdette çok yaygındır. Susmak ise bu mahzurlardan uzak bir selâmettir.

Ebu Hüreyre radıyaliahu anh'den rivayetimize göre, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun."*3) Sıhhati üzerinde

ittifak hasıl olan bu hadis, hayır olmadıkça konuşmamanın gerektiği hususunda açık bir nas ve delildir. Hayır konuşmak ise maslahatı açık olandır. Maslahatın olup olmamasında şüphe edildiği zaman konuşmak doğru değildir. İmam Şafiî rahımehullah şöyle dedi: "Adam, konuşmak istediği zaman konuşmadan evvel iyice düşünmeli; maslahat açık ise konuşmalı, maslahatın oluşunda şüphe ederse şüphesi gidinceye kadar konuşmamalıdır."
Ebu Musa el-Eş'arî radıyallahu anh'den, şöyle dediğini rivayet ettik: "Ben:
- Ya Rasulallah! Hangi müslüman efdaldir? diye sordum. Rasulül-lah sallallahu aleyhi ve sellem:
- Dilinden ve elinden müslümanların selamette oldukları kimse, buyurdu."(4)
Sehl ibn-i Sa'd radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim bana, çeneleri ve bacakları arasındakileri taahhüd ederse ben de ona cenneti taahhüd ederim."<5>
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kul, bazan hayır veya şer olduğunu düşünmeden bir kelime söyler ve onunla doğu ile batı arasındaki mesafe kadar cehennemde yuvarlanır."(6>
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kul, bazan kıymet vermediği ve fakat Allah Teâlâ'nın razı olduğu bir kelime söyler ki Allah Teâlâ, onunla onu bir kaç derece yükseltir. Kul, bazan da mühimseme-diği ve fakat Allah'ın kızdığı bir kelime söyler ki, onunla cehennemde yuvarlanır. "(7)
Bilâl ibn-i Haris El-Müzenî radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Adam (bazan) haiz olduğu değeri bilmeden Allah Teâlâ'nın hoşlandığı bir söz söyler ki Allah Teâlâ, o söz sdolayısıyle onun için kıyamete kadar rızasını yazar, kul, (bazan da) o kadar mühim olduğunu bilmeden Allah Teâlâ'nın kızdığı bir söz söyler ki Allah Teâlâ, o söz yüzünden ona, kıyamete kadar kızgınlığını yazar."(8)
Süfyan ibn-i Abdillah radıyallahu anh'den, şöyle dediğini rivayet ettik: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e:
- Ya Rasulallah! Bana, sığınacağım bir şey söyle, dedim.
- Rabbım Allah'dır, de! Sonra doğru ol, buyurdu.
- Ya Rasulallah! Beim için en çok korkulan şey nedir? dedim. Kendi dilini tuttu ve:
- Bu, buyurdu."*9)
İbn-i Ömer radıyallahu anhüma'dan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah'ın zikrini (sözlerinizin içine) katmadan çok konuşmayınız. Çünkü böylesi bir konuşma kalbi katılaştırır. Allah Teâlâ'dan en uzak olan ise kalbi katı olandır."<10)
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah Teâlâ, kimi çeneleri ve bacakları arasındakilerin şerrinden korursa o cennete girer."<n>
ükbe ibn-i Amir radıyallahu anh'den, şöyle dediğini rivayet ettik: "Ben:
- Ya Rasulallah! Kurtuluş (yolu) nedir? dedim. Şöyle buyurdu:
- Dilini tut, evin sana yetsin ve hataların için ağla.">
Ebu Said El- Hudrî radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Âdem oğlu sabahladığı zaman bütün uzuvları diline boyun eğer ve ona:
- Hakkımızda Alah'dan kork. Çünkü biz sana tabiyiz; sen düzelir-sen biz de düzeliriz, sen eğilirsen biz de eğriliriz."(13)
Ümmü Habibe radıyallahu anha'dan rivayetimize göre, Rasuiüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "İnsan oğlunun bütün ko-nuşmaları onun aleyhinedir, lehine değildir. Meğer ki bu, iyiyi emir, kötüyü nehiy veya Allah Teâlâ'yı zikretmek olsun."*)
Muaz ibn-i Cebel radıyallahu anh'den şöyle dediğini rivayet ettik: "Ben:
- Ya Rasulallah! Bana, beni cennete götürecek ve cehennemden uzaklaştıracak bir amel söyle, dedim. Şöyle buyurdu:
- Büyük bir şeyi sordun, fakat o, Allah Teâlâ'nm kendisine kolay-laştırdığı kimse için kolaydır: Allah'a ibadet edecek ve Ona ortak to-namayacaksın, namaz kılacaksın, zekat vereceksin, Ramazan orucunu tutacaksın ve hac edeceksin. Sonra şöyle devam etti:
- Sana hayrın kapılarını söyleyeyim mi? Oruç (kötülüklere karşı) kalkandır; sadaka, soyun ateşi söndürmesi gibi hataları söndürür ve (bu kapılardan bir tanesi de) kişinin gece içinde namaz kılmasıdır. Sonra, 'Çok ibadet etmekten uücudları yataklardan uzak kalır, korkarak ue umarak Rablerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan sarfederler. yaptıklanna karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilemez"^) âyetlerini okudu. Dah asonra şöyle buyurdu:
- İşin başını, direğini ve üst noktasını sana söyleyeyim mi?
- Evet, ya Rasulallah! dedim.
- İşin başı müslüman olmak ve Allah Teâlâ'ya teslim olmaktır, işin direği namazdır ve en üst noktası cihaddır, buyurdu. Sonra:
- Bütün bunlann esasını sana söyleyeyim mi? buyurdu.
- Evet, ya Rasulallah! dedim. Dilini tutarak:
- Bunu aleyhinde olmaktan koru, buyurdu.
- Ya Rasulallah! Konuşmalarımızdan sorumlu muyuz? dedim.
- Annen sana ağlasın! İnsanları yüz üstü cehenneme sürükleyen, dillerinin yaptığından başka bir şey midir? buyurdu."*16)

Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den, Rasuiüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet ettik: "Kendisini ilgilendirmeyen şeyi bırakması, (hakkında konuşmaması), insanın iyi müslüman oluşundandır."*17)
Abdullah ibn-i Amr'dan, Rasuiüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in, "Kim sustu, kurtuldu." dediğini rivayet ettik8)- Fakat hadisin isnadı zaifdir. Meşhur olmasına rağmen zaif olduğunu beyan etmek için onu burada zikrettim. Yukarıda söylediğim hadisler gibi daha çok sahih hadis vardır. Ancak, amel etmeye muvaffak olanlar için, bu işaret ettiğim mikdar kafidir. Allah Teâlâ dilerse, gıybet bahsinde bunlardan bir kaç tane daha gelecektir. Muvaffakiyet Altah'dandır.
Selef ve diğerlerinin bu konudaki eserleri (sözleri) ise çoktur. Yalnız, bu geçenlerin yanında onlara ihtiyaç yoktur. Onun için, biz, sadece bir nebzesine işaret etmekle yetineceğiz.
Bize ulaştığına göre, Kays ibn-i Sâide ve Eksem ibn-i Sayfî buluştular ve birisi diğerine:
- İnsanlarda ne kadar kusur buldun? dedi. Öteki:
- Onlar sayılamayacak kadardır ve ben, onlardan sekiz bin küsuru saydım ve fakat bir haslet gördüm ki insanlar onu tatbik etseler o, bütün kusurlarını örter. Arkadaşı:
- O nedir? dedi. Beriki:
- Dili korumak, dedi.
Ebu Ali Fudayl ibn-i lyad şöyle dedi: "Kim, konuşmasını amelinden sayarsa, kendisini ilgilendirmeyen şeyleri konuşması az olur." İmam Şafiî arkadaşı Rabia':
- "Ey Rabi! Sen ilgilendirmeyen bir şey konuşma. Çünkü, sen ko-nuştuktan sonra artık sözün sana hükmeder, sen ona hükmedemez-sin.'dedi.
Abdullah ibn-i Mes'ud radıyallahu anh'den, "Hiç bir şey dil kadar hapsedilmeye müstehak değildir." dediğini rivayet ettik.


Bir başkası da şöyle dedi: "Dil, yırtıcı hayvan gibidirp onu iyice bağlamazsan sana saldırır."
Üstad Ebu'l-Kaasım El-Kuşeyrî rahımehullah, meşhur Risâle'sinde şöyle söyledi: "Sükut selamettir ve asıl olan odur. Yerinde konuşmak hasletlerin en şereflisi olduğu gibi, yerinde susmak da hak yolcularının vasfıdır. Ebu Ali ed-Dehhak radıyallahu anh'ın, "Hakkı söylemeyip susan dilsiz şeytandır" dediğini işittim." Buna rağmen, mücahede sahiblerinin susmayı tercih etmeleri, konuşmaktaki bildikleri afetler yüzünden ve ondaki nefis hoşnutluğu, övülecek sıfat ve kabiliyetleri göstermek ve güzel konuşarak emsal arasında tebarüz etmek temayülü gibi mahzurlardan dolayıdır. Halbuki bunlardan sakınmak riyazat adamlarının vasfıdır; nefislerini alçaltmak ve ahlaklarını güzelleştirmekte bu, onların esas prensiplerinden biridir. Bu mevzuda söyledikleri manzumelerden bir tanesi şöyledir:
"Koru dilini ey insan
Sokmasın seni, o bir yılan
Kabristanlarda dili yüzünden nice ölenler var
Ki, kahramanlar korkardı onlarla karşılaşmaktan"


Reyyaşi rahımehullah da şöyle dedi: - Ömüre yemin ederim, günahım meşgul eder Beni Ümeyye Oğullan'nın günahlarından. Rabbıma aittir onların hesabları ve bana Değil ki, Ona yükselir bilgisi bu günahların. Onların ettikleri bana zerer vermez şüphesiz Allah ihsan etse ettiklerime salah ve düzen."
GIYBET VE KOĞÜCÜLÜĞÜN HARAM ÖLDÜĞÜ HAKKINDA

Bil ki bu ikisi en çirkin ve böyle olmakla beraber insanlar içinde en yaygın olan hasletlerdendir. O kadar yaygın ki, insanlardan pek azı onlardan selamet ekalır. bu nedenle onlardan sakındırmaya umumi ihtiyaç olduğu için onlardan başladım.
Gıybet, bir ansanı söylenmesinden hoşlanmadığı bir hali ile zikretmek, söz konusu etmektir. Bu hal, ister bedeninde, dininde, dünyasında nefsinde, yaratılışında, ahlakjnda, malında, çocuklarında, annesinde, yürüyüşünde, hareketlerinde gülüşünde, aşırılığında, güleç veya katı yüzlü oluşunda ve isterse onunla ilgili, bunlara benzer diğer şeylerde olsun müsavidir. Zikretmek, ister sözle veya yazıyla olsun ve ister ona remzetmek, gözle elle, başla, kaşla ve başka yollarla ona işaret etmek olsun farksızdır. İnsanın vücuduyla ilgili kusurlarını zikretmek; tıpkı kör, topal, gözleri akıntılı, dazlak, uzun, kısa, siyah, san demek gibi. Dini ile ilgli kusurlarını zikretmek; tıpkı fasık, hain, zalim, namazda gevşek, necasetlere aldırmaz, anne ve babasına itaat etmez, zekatı ehline vermez, gıybetten sakınmaz demek gibi. Dünyası ile ilgili kusurlarını zikretmek; tıpkı edebi az, insanlan küçük görür, üzerinde kimseye hak tanımaz, çok konuşur, çok yer, çok uyur, vakit dışı uyur, uygunsuz yerde oturur demek gibi. Babasıyla ilgili kusurlarını zikretmek; tıpkı babası fasıktır, Hintlidir. Nabtlıdır, zencidir, ayakkabıcıdır, bez satıcısıdır, hayvan satıcısıdır, dülgerdir, demircidir, örgücüdür demek gibi. Ahlakı ile ilgili kusurlarını zikretmek; tıpkı kötü huyludur, kibirlidir, riyakârdır, acelecidir, zorbadır, âcizdir, zaif kalblidir, her işe burnunu sokar, asık yüzlüdür, edebi azdır... demek gibi, □bisesiyle ilgili., demek gibi. Kalanlar da bu söylediklerimize kıyas edilecektir. İmam Ebu Hamid el-Gazalî, gıybetin, başkasını hoşlanmadığı bir şeyle zikretmek olduğunda müslürnanların icma ve ittifak ettiklerini nakletti. Bunu açıkça ifade eden sahih hadisler de gelecektir.
Koğuculuk ise, aralarını bozmak üzere bazı insanların sözünü, diğer bazısına taşımaktır. Bu söylediklerimiz gıybet ve koğuculuğun ne olduklarını açıklamaktadır.
Hükümlerine gelince, ikisi de müslürnanların ittifakıyla haramdır ve onların haram oluşları hususunda Kur'ân, sünnet ve ümmet ic-ma'ının açık delilleri birbirini kuvvetlendirmektedir.
Allah Teâlâ: "Bazınız bazınızı gıybet etmeyin"^) "Diliyle çekiştirip yüzünden de alay eden kimsenin vay haline20) ve ".. Diliyle iğneleyen ve koğuculuk eden..."(2') buyuruyor.
Huzeyfe radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, "Söz taşıyan koğucu, cennete girmez" buyurdu.(22>
İbn-i Abbas radıyallahu anhüma'dan rivayetimize göre, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, iki kabrin yanından geçerken şöyle buyurdu:
- Onlar büyük olmayan (birer günah)tan dolayı azab edilmektedirler. Hayır, hakikatte onlar büyüm günahlardır. Bunlardan birisi söz taşıyordu, öteki de kendini idrardan temizlemiyordu."*23) Alimler şöyle dediler: "Hadisdeki "büyük olmayan günah" sözünün manası, kendi zanlarınca büyük olmayan veya onu irtikâb etmek, kendilerine büyük ve ağır gelmeyen demektir."
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'denrivayetimize göre, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
- Gıybet nedir biliyor musunuz? buyurdu.
- Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dediler.
- Gıybet, hoşlanmadığı bir şeyle (din) kardeşini zikretmendir, buyurdu.
- Peki ama, söylediğim kardeşimde varsa? diye soruldu.
- Söylediğin onda varsa onu gıybet etmiş, yoksa ona iftira etmiş olursun, buyurdu."*24)
Ebu Bekre radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Veda Haccı sırasında Mina'da irad ettiği bayram hutbesinde Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki, kanınız, malınız ve ırzınız birbirinize haramdır, tıpkı bu gününüzün bu beldenizde ve bu mevsiminizde haram ve kutsal oluşu gibi. İşte, duyurup tebliğ ettim mi?<25>
Aişe radıyallahu anha'dan şöyle dediğini rivayet ettik: "Ben:
- Ya Rasulallahi Safiyye'nin şöyle şöyle (yani kısa) olması sana yetişir, dedim. O:
- Bir söz söyledin ki, deniz sularıyla karıştırılsa onu bulandıracak-tır, buyurdu. Bir defasında da ona birisini taklid ettim. Bunun üzerine:
- Bana şu, şu (yani dünya) verilse bir insanı taklid etmek istemem, buyurdu."*26) Bu hadis, gıybetin çirkinlik derecesini açıklayan ve ondan sakındıran hadislerin en büyüklerinden veya en büyüğüdür. Oıybeti kötülemekte bu dereceye varan başka bir hadis bilmiyorum. "O, kendiliğinden konuşmaz. Onun konuşması ancak bildirilen bir vahiydir." Kerem sahibi olan Allahtan lütfunu ve her kötü şeyten afiyet vermesini dileriz.
Enes radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Mi'rac'a çıkarıldığımda bir insan topluluğunun yanından geçtim, onların bakırdan tırnakları vardı ve bunlarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayıp kazıyorlardı.
- Kim bunlar Ya Cebrail? dedim.
- Onlar, insanların etini yiyen (gıybetlerini yapan) ve şereflerine dil uzatanlardır, dedi."<28)
Said ibn-i Zeyd radıyallahu anh'den, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet ettik: "Ribanın en ağırı haksız yere bir müslümanın ırz ve şerefine dil uzatmaktır."*29)
Ve Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Müslüman, müslümanın kardeşidir, ona ihanet etmez, ona yalan söylemez, onu çaresizlik içinde bırakmaz. Müslümanın her şeyi; namusu, malı ve kanı, diğer müs-lümana haramdır. (Kalbine işaret ederek) takva buradadır (ve insanların değeri ona göredir). Müslüman kardeşini küçük görmek, şer olarak insana kâfidir."*30) Bu hadisin menfaati ne kadar büyük ve faydalan ne kadar çoktur! Muvaffakiyet Allah'dandır.

GIYBETLE İLGİLİ BAZI MES'ELELER

Geçen bölümde gıybet için, hoşlanmadığı bir şeyle birisinden bah-setmektir ve bu ister söz ve yazı ile ve isterse ona remzetmek, göz, el ve başla ona işaret etmekle olsun müsavidir, dedik. Genel olarak gıybet, bir müslümanın kusurunu başkasına bildirecek her türlü söz ve harekettir ve bunlann hepsi haramdır. Taklid de bir gıybettir. Bu, tıpkı kötülemek istediği bir insanı kasdederek topallayarak, eğilerek veya başka türlü yürümek gibi. Bütün bunlar ve benzerleri ihtilafsız olarak haramdır. Bir yazarın "Filan şöyle dedi" diye yazması da maksadı onu kötülemek ve kendine dil uzatmak gibi bir şey ise gıybettir ve haramdır. Fakat onun hatasını beyan ederek ona uymamalarını veya ilimdeki yetersizliğini göstererek kendisine aldanıp sözünü kabul etmemelerini temin etmek isterse onun bu yaptığı gıybet değildir, belki de üzerine vacib olan nasihattir ve böyle iyi niyetle olunca ondan dolayı sevablandırılır. Bunun gibi; bir yazar, bir hatip veya başkasının belli etmeyerek "Bir topluluk (veya bir cemaat) şöyle demiş. Bu söyledikleri yanlış, hata, bilgisizlik ve gaflet., tir." demesi de gıybet değildir; çünkü gıybet belli bir insanı veya belli bir cemaati zikretmektir.
Muhatabın, kimi kasdettiğini anladığı zaman senin, "Bazı insanlar şöyle yaptı veya bazı fakihler, bazı ilim iddia edenler, bazı müftüler, bazı satih bilinenler, bazı zahidlik taslıyanlar, bugün yanımızdan geçenlerin bazısı, gördüklerimizin bazısı... şöyle yaptı." demen haram olan gıybettir; çünkü kapalı da bu sözlerle bildirmek hasıl olmuştur. Fakihlik taslıyan ve abid geçinnelerin gıybeti de bu türlüdür. Çünkü onlar, açık lafız gibi anlaşılan ta'rizlerle gıybet ^derler. Mesela; bunlardan birisine, "Filanın hali nasıldır?" diye sorulduğu zaman şöyle der: "Allah bizi ıslah etsin.", "Allah bizi affetsin.", "Allah onu ıslah etsin.", "Allah'dan selamet dileriz.", "Bizi zalimlerle gidip gelmek belasına uğratmayan Allah'a hamd ederiz.", "Serden Allah'a sığınırız.", "Allah, utanma azlığından bize afiyet versin.", "Allah, bize tevbe ihsan etsin.".. «3ütün bunlar haram olan gıybetlerdir. Bunun gibi, "O, hepimizin mübtela olduğu şeye mübtela olmuş.", "Ne yapsın. Hepimir aynı şeyi yapıyoruz." diyerek dolaylı yoldan birisini kötülemek de haram olan gıybettir. Bu söylediklerimiz birkaç misaldir. Genel kaide ise geçtiği gibi muhataba, bir insanın kusurunu sezdirmektir. Bütün bunlar bundan evvel, gıybet tarifi bölümünde zikrettiğimiz sahih hadisin muhtevasından anlaşılmaktadır. Allah daha iyi bilir.
Bil ki, gıybet etmek haram olduğu gibi, onu dinlemek ve yapılmasına müsaade etmek de haramdır. Bu nedenle, birisinin, haram olan bir gıybete başladığını işiten adamın, açık bir zarann doğacağından korkmadığı takdirde onu menetmesi vacibdir. Bir zarann doğacağından korkmadığı takdirde onu men'etmesi vacibtir. Bir zarann doğacağından korktuğu zaman da kalbi ile bundan nefret etmesi ve mümkünse o meclisi terk etmesi vacibdir. Dili ile bundan nefretini açıklamaya veya ortaya başka bir söz atarak gıybeti kesmeye gücü yetiyorsa bunu yapması gerekir, yapmadığı takdirde günaha girer. Dili ile "Sus!" dediği halde kalbi ile gıybetin devamını arzu ediyorsa -Ebu Hamid El-Gazalî dedi ki- bu bir münafıklıktır ve onun bu sözü kendisini günahtar kurtaramaz. Günahtan kurtulması için kalbi ile nefret etmesi lazımdır. Gıybet edilen yerde oturmak zorunda kalır ve onu nehyetmekten de aciz olursa veya nehyeder de dinletemezse ve oradan bir türlü ayrılmak imkânı da bulamazsa gıybeti dinlemesi ve ona kulak vermesi yine de haramdır. Böylesi için çıkar yol, dil ve kalbi ile veya yalnız kalbi ile Allah Teâlâ'yı zikretmesi ya da gıybeti dinlemekten meşgul olmak için başka bir şey düşünmesidir. Bundan sonra, kasden dinlemeden ve kulak vermeden duyması ona zarar vermez. Onlar gıybete devam ederken ayrılmak imkanı bulursa kendisi zikrettiğim halde de olsa yine de aynlması vacibdir. Allah Teâlâ: "Ayetlerimizi çekişmeye dalanları görünce başka bir bahse geçmelerine kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber oturma." buyuruyor.
İbrahim ibn-i Edhem radıyallahu anh'den rivayetimize göre, kendisi bir ziyafete çağırılmış ve oraya gitmişti. Oradakiler gelmeyen bir adamı söz konusu edip "O ağırdır" dediler. İbrahim; "Bunu kendime ben yaptım, çünkü insanların gıybet edildiği bir yere geldim." diyerek oradan ayrıldı ve ondan sonra üç gün bir şey yemedi.
Bu konuda söyledikleri manzumelerden bir tanesi şöyledir:
"Çirkini dinlemekten kulağını koru Nasıl ki onu söylemekten korunur di) Çünkü, çirkini dinlediğin zaman, onu Söyleyenle o günahta ortaksınız bil."

İNSANIN, GIYBETİ KENDİSİNDEN DEFETMESİNİN AÇIKLANMASI

Bil ki, gıybet etmekten sakınmanın lüzumuna dair Kur'ân'da ve sünnet'te çok deliller vardır. Fakat ben, onların bir ikisine işaret etmekle yetineceğim. Muvaffak olan kimsenin sakınması için onlar yetecek, böyle olmayan ise ciltlerle de söylense kötülüğü bırakmayacaktır.
Gıybet etmekten sakınmak için esas olan; gıybetin haram oluşuna dair zikrettiğimiz nasları göz önünde bulundurmak, Allah Teâlâ'nın, "Söylediği her sözü zapteden, yanında gözcü, melek uardır."(32) ve "Siz onu mühimsemiyorsunuz, ama o, Allah yanında büyük bir günahtır."<33) sözleri üzerinde düşünmek ve zikrettiğimiz "Adam (bazan), mühimsediği ve fakat Allah Teâlâ'nın kızdığı bir kelime söyler ki onunla cehennemde yuvarlanır." sahih hadisini ve dili korumakla gıybet bölümlerinde geçirdiğimiz diğerlerini hatırlamak ve hakikat ehlinin, "Allah benimle beraberdir.", "Allah beni görmektedir.", "Allah bana bakmaktadır." sözlerini unutmamaktır.
Hasen Basrî rahımehullah'dan rivayetimize göre, "Bir adam kendisine:
- Beni gıybet ediyorsun, dedi. O:
- Yanımdaki kıymetin, sevablarımı sana vereceğim dereceye ulaşmadı."
Ve ibn-i Mübarek rahımehullah'dan, şöyle dediğini rivayet ettik: "Eğer birisini gıybet etseydim anne ve babamı gıybet ederdim; çünkü sevablanma en lâyık onlardır."
GIYBETİN MÜBAH (HELAL) OLAN ŞEKİLLERİ HAKKINDA

Bil ki, gıybet aslında haram ise de bazı hallerde maslahat için mubahtır. Gıybeti caiz kılan sebeb, gıybet etmeden ulaşılmasına imkân olmayan sahih ve şer'i bir maksaddır. Bu türlü maksadlar altı tanedir.
Birincisi: Tezallüm (zulme uğradığını söyleyerek yardım istemek) tir. Mazlum'un sultana, hakime ve bunlar gibi idare yetkisi olan veya hakkını zalimden almaya gücü yeten birisine zulme uğradığını şikâyet etmesi ve "Filân bana zulmetti. Bana şöyle yaptı. Benim şu şeyimi aldı." gibi şeyler söylemesi caizdir.
İkincisi: Kötüyü değiştirmek ve günahkârı yola getirmek için yardım dilemektir. Kötülüğü önlemeyi temin niyetiyle, bu işe kudretinin yettiğini umduğu kimseye, "Filân şöyle yapıyor, onu men'et.." demek caizdir. Niyeti, kötülüğü önlemek olmazsa bu haram olan gıybet olur.
Üçüncüsü: Fetva istemek ve mes'elenin hükmünü anlamaya ça-lışmaktır. Bu, tıpkı müftüye: "Babam, kardeşim veya filan bana şöyle zulmetti. Böyle yapmaya hakları var mıdır? Onlardan kurtulmak, hakkımı tahsil etmek, zulmü kendimden defetmek nasıl olur, bunun yolu nedir?" demesi veya: "Karım bana böyle yapıyor, kocam bana şöyle davranıyor." demesi gibi. Bu, ihtiyaç nedeniyle caizdir. Fakat, günaha girmemenin en sağlam yolu, "Durumu bu olan bir adam hakkında, şöyle yapan bir karı veya koca hakkında ne dersin?" demektir. Çünkü bu suretle, şikâyet edileni tayin etmeden, maksad hasıl olur. Maamafih tayin etmek de caizdir. Çünkü, ileride zikredeceğimiz hadisde Hind: "Ya Rasulallah Ebu Süfyân cimri bir adamdır." dediği zaman Rasulüllah sallallahu aleyhi ve seltem onu böyle söylemekten menetmedi.
Dördüncüsü: Müslümanları serden korumak ve onlara öğüt vermektir. Bunun da çok şekilleri vardır. Mesela; 1 - Sağlam olmayan hadis ravilerini ve şahidleri tenkid etmek. Bu, müslümanların ic-ma'ı ile caizdir, hatta ihtiyaç olduğu için vacibdir. 2- Kız alıp vermek, ortaklık kurmak, emanet almak veya bırakmak ya da başka bir muamele için, ilgili şahıs hakkında birisi sana danışırsa öğüt vermek maksadıyla o adam hakkında bildiklerini söylemek üzerine vacibdir. Ancak, "Onunla muamele etmek veya akrabalık kurmak sana yaramaz." ya da: "Bunu yapma!" gibi sözlerle maksad hasıl otursa daha fazla şeyler söylemek ve adamın kusurlarını sayıp dökmek caiz değildir. Maksad, ancak herşeyi açıkça söylemekle tahakkuk ediyorsa o takdirde açıklayarak söyle. 3- Birisinin, hırsızlık, zina, içki ve benzeri bir kötülükle tanınan bir köleyi satın almak istediğini gördüğün zaman, kendisi bilmiyorsa bunu ona açıklamak üzerine vacibdir ve bu hüküm yalnız bu misale mahsus değildir; satılan herhangi bir şeydeki kusuru bilen herkesin, şayet bilmiyorsa bunu alıcıya söylemesi vacibdir. 4- Öğrencinin, bir bid'atçı veya fa-sık'a gidip geldiğini ve ondan ders aldığını görür ve onun bundan zarar göreceğinden korkarsan berikinin halini ona öğüt niyetiyle açıklaman gerekir. Fakat bu uyarmadaki maksadın öğüt vermek olması şarttır. Bunda bazan hataya düşülmektedir. Çünkü uyarıcıyı bu açıklamaya sevkeden kıskançlıktır; fakat şeytan hakikati gizleyip ona, bunun nasihat ve şefkat olduğunu vehmettirir. Bunun için, bu işte uyanık olmak gerekir. 5- Elinde bir memuriyet tutan adam fasık, ihmalkâr veya ehil olmayan birisi ise onun bu halini, amirine söylemek vacibtir. Çünkü o, bunu öğrendikten sonra ya onu işten çıkaracak ve yerine ehil olan birisini getirecek ya da haline göre onunla muamele edecek, ona aldanmayacak ve onu düzeltmeye .çalışacaktır.
Beşincisi: Adam, fasıklık ve bid'atkârlığını açıklıyorsa, mesela; alenen içki içiyor, halkı soyuyor, zulüm ile mallarından vergi, satışlarından pay alıyor veya batıl işleri çeviriyorsa onu, kendisinin de sak-
Itmadığı kötülükleriyle zikretmek caizdir. Fakat, saydığımız diğer se-beplerden biri olmadıkça onun gizli hatalarını söylemek caiz değildir.
Altıncısı: Kusurlarıyla tanınan birisini tarif etmektir. Adam bir la-kabla, mesela gözleri akıntılı, topal, sağır, kör, şaşı, yassı burunlu veya bunlara benzer bir sıfatla tanınıyorsa tarif maksadıyla onu bu şekilde tanıtmak caizdir. Fakat, onun kusurunu belirtmek gayesiyle olursa bunları söylemek haramdır ve tarif niyetiyle de olsa, kusurunu söylemeden adamı tanıtmak mümkünse öyle yapmak evladır.
İşte, alimlerin zikrettiği bu altı sebeb, açıklamasını yaptığımız gibi gıybet etmeyi helâl kılan durumlardır. Bu sebeplerle gıybet etmenin caiz olduğunu kesiinlikle söyleyenler arasında Ebu Hamid El-Gaza -lîve daha başka alimler vardır. Bu sebeplerin gıybeti caiz kıldığını gösteren sahih ve muşhur hadisler vardır ve bu sebeplerin çoğu üzerinde icma vaki olmuştur.
Aişe radıyallahu anha'dan rivayetimize göre, "Bir adam, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gelmek için izin istedi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
- Ona izin verin, o kabilenin ne kötü adamıdır! buyurdu."*34) Buharî, fesad ve şüphe ehlini gıybet etmenin caiz oluşu için bu hadisi delil gösterdi.
İbn-i Mes'ud radıyallahu anh'den şöyle dediğini rivayet ettik: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, bir ganimet taksim etti. En-sar'dan bir adam:
- Vallahi, Muhammed bununla Allah Teâlâ'nın rızasını kasdetmedi, dedi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek adamın söylediğini kendisine anlattım. Yüzü değişti ve:
- Allah Musa'ya merhamet etsin, o bundan daha çok eziyed edildi ve sabretti, buyurdu."<35) Buhari; insanın, arkadaşı hakkında söylenen şeyleri kendisine haber vermesi için bu hadisi delil gösterdi.
Aişe radıyallahu anha'dan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: "Filân ve filânın, dinimizden bir şey öğrendiklerini zannetmiyorum." buyurdu.<36> Hadisin ravilerinden biri olan Leys ibn-i Sa'd: "Bunlar münafıklardan iki kişiydiler." dedi.
Zeyd ibn-i Erkam radıyallahu anh'den, şöyle dediğini rivayet ettik: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile bir sefere çıktık, onda askere şiddet ve kıtlık isabet etti. Bunun üzerine, Abdullah ibn-i Übey (kendi cemaati olan münafıklara):
- Rasulüllah'ın maiyetindekilere infak etmeyin, bir şey vermeyin ki, (açlık ve yokluktan) onu bırakıp dağılsınlar dedi ve şöyle devam etti:
- Medine'ye dönersek, aziz olan zelil olanı oradan çıkaracaktır. Re-sulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e geldim ve bunu kendisine anlattım. Bunun üzerine Abdullah ibn-i Übeyy'i çağırdı. Ve Allah Teâlâ: " Münafıklar sana geldiklerinde, senin şüphesiz Allah'ın peygamberi olduğuna şehadet ederiz, derler. Allah, senin kendisinin peygamberi olduğunu ve fakat münafiklann, bu sözlerinde yalancı olduklannı bi-;ir."<37) ayetlerini indirerek beni doğruladı."*38)
Sahih bir hadise göre,"Ebu Süfyîn'ın karısı Hind, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
- Ebu Süfyân cimri bir adamdır... dedi."
Ve "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, (evlenmek için kendisine danışan) Fatıma binti Kays'a:
-Muaviye yoksul bir adamdır, Ebu Cehm ise değneğini omuzundan indirmez." buyurdu.

ŞEYHİNİN (HOCASININ), ARKADAŞININ VE DAHA BAŞKALARINIM GIYBET EDİLDİĞİNİ GÖREN ADAMIN YAPACAĞI İŞ HAKKINDA

Bil ki, bir müslümanın gıybet edildiğini görenin, onu önlemesi ve gıybet edeni menetmesi gerekir. Söz ile önüne geçemezse el ile (güç kullanarak) onu önleyecektir. Ne eli ne de dili ile buna muvaffak olamazsa o yeri terk etmelidir. Şeyhinin, üzerinde hakkı olan bir başkasının veya fazilet ve salahat sahibi birisinin gıybet edildiğini gördüğü zaman ise söylediğimiz müdahalenin ehemmiyeti daha da artar.
Ebu Derda radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim, (din) kardeşinin haysiyetini korursa Allah da kıyamet gününde onun yüzünü ateşten ko-rur."(39)
Uzun ve meşhur hadisinde Itban radıyallahu anh'in şöyle dediğini rivayet ettik: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, namaz kıldırmak
üzere kalktı ve:
- Malik ibn-i Dühşüm nerde? diye sordu. Bir adam:
- O, Allah ve Rasulünü sevmeyen bir münafıktır, dedi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
- Böyle söyleme. Görmedin mi o, Allah'ın rızasını kasdederek "Lâ ilahe illallah" dedi. buyurdu."*40)
Hasen Basrî radıyallahu anh'den rivayetimiz göre, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabından Aiz ibn-i Amr, (Ubeydullah ibn-i Ziyad'ın yanına geldi ve ona:
- Yavrum! Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in; "Çobanların en şerlisi, merhametsiz olanıdır" dediğini işittim, sakın onlardan olma, dedi. İbn-i Ziyad ona:
- Otur, sen Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabımın kepeklerindensin, dedi. Aiz:



-Onların kepekleri (çürük olanları) var mıydı ki! Kepek ancak onlardan sonra ve başkalarında olur, dedi."<4l>
Tevbe hâdisesi ile ilgili uzun hadisinde Ka'b ibn-i Malik radıyallahu anh'den şöyle dediğini rivayet ettik: "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, Tebük'te ashabı içinde oturmuş olduğu bir sırada:
- Ka'b ibn-i Malik'e ne oldu? diye sordu. Benî Selime'den bir adam:
- Ya Rasulallah! Onu, yeni elbisesi ve onun içinde gezip tozma düşkünlüğü geri bıraktı, dedi. Muaz ibn-i Cebel:
- Söylediğin ne kötü şey! Vallahi Ya Rasulallah, biz ondan ancak iyilik biliriz, dedi. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem de bunun üzerine sustu."(42>
Cabir ibn-i Abdillah ve Ebu Talha radıyallahu anhüma'dan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Hangi bir adam mûslüman bir adamı, şerefinin çiğnendiği ve haysiyetinin düşürüldüğü bir yerde yardım etmeden kendi kaderine terk ederse, Allah Teâlâ da onu, yardımını istediği bir durumda kendi haline terk eder ve hangi bir adam bir müslümana, haysiyetinin düşürüldüğü ve şerefinin çiğnendiği bir yerde yardım ederse, Allah Teâlâ da ona, yardımına muhtaç olduğu bir yerde yardım eder."(43)
Muaz ibn-i Cebel radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim, bir mü'mini bir münafıktan korursa -şöyle dediğini zannederim- kıyamet gününde Allah Teâlâ bir melek gönderir ve bu, onun etini ateşten korur. Kim de lekelemek kasdı ile bir müslümana iftira ederek onu bir kötülükle itham ederse, söylediğinin doğru olduğunu isbat edinceye kadar Allah onu cehennem köprüsü üzerinde hapseder."(44)

KALB İLE GIYBET ETMEK HAKKINDA

Bil ki, kötü söz gibi kötü zan da haramdır. Bir insanın kusurlarını başkasına söylemek nasıl haramsa bunları kendi nefsine söylemek ve onun hakkında kötü düşünmek de haramdır. Allah Teâlâ: "Bir çok zandan sakının."(45) buyuruyor.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem de: "Zandan sakının; çünkü, zan sözlerin en yalanıdır"(46> buyurdu. Buna benzer daha çok hadis vardır. Nehye-dilen zandan maksad, kalbin karar vermesi ve başkası aleyhine kötülükle hükmetmesidir. Hatırlamalar ve nefsin kendi kenidne söylenmeleri ise sabitleşmediği ve sahibi tarafından üzerinde durulmadığı takdirde alimlerin ittifakıyla affa tabidirler. Çünkü, bunların oluşunda onun iradesi yoktur ve onlardan sakınması için bir yol ve çare de mevcud değildir. Sahih hadisde sabit olduğu üzere, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in: "Allah, ümmetimin; konuşmadıkça veya amel etmedikçe nefislerinin söylediklerini affetti." sözünden kasdedi-len mana budur. Alimler: "Hadisdeki "nefis söylentilerinden" maksad, durup sabitleşmeyen tahatturlardır. Bunlar ister gıybet, ister küfür ve isterse başka şeyler olsun, zarar vermezler. Ve meydana getirmek için bir kasıd ve bir irade göstermeden mücerred bir tahattur olarak birisinin hatırına küfür gelir ve o hemen onu çevirirse bununla kafir olmaz ve bu yüzden üzerine herhangi bir mes'uliyet ve terettüb etmez." dediler.
Vesvese bahsindeki bir sahih hadisde daha evvel gördüğümüz gibi,
"Onlar:
- Ya Rasulallah! Birimiz söylemesini büyük küfür saydığı şeyler duyuyor dedikleri zaman, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
- Bu açık imandır, buyurdu." Ve o bahiste buna benzer daha başka hadisler de zikrettik.
Mücerred vesveselerin af olunmasının sebebi, onlardan sakınmanın imkansızlığıdır. Mümkün olan şey, onların üzerinde ısrar etmekten ve onları besleyip devam ettirmekten sakınmaktır. Bunun için, ısrar ve kalbin kararı haramdır. Gıybet veya günahlardan bir başkası hatıra geldiği zaman, dinlememek ve önleyici teviller düşünerek onları defetmek vacibdir.
imam Ebu Hamid el-Gazalî şunları söyledi: "Kalbine bir kötü zan geldiği zaman o, şeytanın attığı bir vesvesedir, onu yalanlaman gerekir; çünkü o (şeytan) faslklann en fasığıdır ve Allah Teâlâ: "Ey iman edenler! Eğerfasığın biri siz bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştı-nn; yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz.''^ buyuruyor. Bunun için, iblisi doğrulamak Caiz değildir. Ortada kötülüğe bir karine var ve fakat aksi de muhtemel ise kötü düşünmek caiz değildir. Bir insana karşı kalb ve hislerinin değişmesi, bunun neticesinde ondan nefret etmen, onu çekemez hale gelmen, onu gözetmek ve ona ikram etmekten vazgeçmen ve "belâsını butsun" der gibi, onun günah işlemesine üzülmekte gevşemen, onun hakkında kötü düşündüğünün aiâmetlerindendir. Bazan az bir hayal çalışması neticesinde şeytan, insanların kötülük ve kusurlarını adamın kalbine getirir ve: "Bu, senin anlayış, zeka ve kesin uyanıklığının eseridir; çünkü mü'min, Allah'ın nuruyla bakar" diye ona vesvese yapar. Halbuki bu adam, şeytana aldanmış ve nur değil, tamamen karanlıkla bakmış ve şeytanın, içine serptiği zulmette şeytani hayaller görmüştür. Birisi hakkındaki bir kötülüğü, sana doğru sözlü bir adam haber verirse, her ikisi hakkında da kötü düşünmemek için bunu ne doğrula, ne de yalanla. Bir müslüman hakkında, kalbine kötü bir düşünce gelirse onu gözetmeyi ve ona ikram etmeyi daha da artır. Çünkü, bu hareketin şeytanı kızdıracak, onu senden çevirecek ve odama dua etmekle meşgul olacağının korkusuyla artık kalbine vesvese getirmeyecektir. Şüphe götürmeyen bir delille bir müslümanın kusurunu öğrendiğin zaman, ona gizlice nasihat et ve şeytan seni kandırıp onu gıybet etmeye sürüklemesin. Ona öğüt verdiğin zaman da, onun kusuruna vakıf olduğuna ve bu sebeple onun sana ta'zim gözüyle, senin de ona tahkir gözüyle bakma fırsatı bulduğuna sevinme. Masihatınla, sadece onu günahtan kurtarmayı kasdet ve bu kutur sana arız olduğu zaman, üzüldüğün kadar hüzün duy ve adamın,  vaa'zm olmadan kötülüğü bırakması, onu senin vaa'zınla bırakmasından seni daha çok sevindirici olmalıdır.*48)
Bundan evvel dedik ki: "Birisine kötü bir zan tahatturu vaki olanın, onu kesmesi ve bırakması vacibdir." Fakat bu, şer'i bir maslahat, mes'elenin üzerinde düşünmeyi gerektirmediği hallere mahsustur. Şahid ve ravileri çürütmek halinde ve gıybetin mubah oluşu bahsinde gördüğümüz diğer hallerde olduğu gibi, şer'i bir maslahat gerektirirse adamın kusuru üzerinde düşünmek ve halkı ondan sakındırmak caiz ve bazan da vacibdir.


GIYBETİN KEFFARETİ VE ONDAM TEVBE ETMEK HAKKINDA

Bil ki, bir günah işliyen herkesin, acele ederek ondan tevbe etmesi gerekir. Allah'a aid haklarda, yapılan bir kusurdan dolayı tevbe etmekte; derhal günahtan kesilmek, yaptığına pişmanlık duymak ve bir daha aynı

şeyi yapmamaya kesin karar vermek diye üç şart vardır, insanlara ait haklardan tevbe etmekte ise, bu üç şartla beraber bir dördüncü şart daha vardır, o da hakkı sahibine iade etmek ya da ondan af dilemek ve helallik istemektir. Gıybet eden kimsenin bu dört şart ve esasla tevbe etmesi vacibdir; çünkü, gıybet, insan haklarıyla ilgilidir. Bu nedenle, gıybet edenin, gıybet ettiği kimseden helallik dilemesi gerekir. Gıybetçinin, "Seni gıybet ettim, beni helal et" demesi kâfi midir? Yoksa, gıybet konusunu açıklaması mı lâzımdır? Şafii'nin ashabı rahimehümüllah'ın bunda iki görüşü vardır. Birine göre, açıklamak şarttır. Onun için, gıybetin mahiyetini kendisine açıklamadan, gıybeti edilenin gıybetçiye hakkını helâl etmesi, tıpkı mahiyet ve mik-darını bilmediği bir malını helâl etmesinde olduğu gibi sahih değildir. Diğerine göre, açıklamak şart değildir. Çünkü, hak sahibi gıybette, malda olduğu kadar işi sıkı tutmaz. Bu nedenle, helâl etmesi için mevzuu bilmesi şart değildir. Birinci görüşdaha açıktır. Çünkü, insan bazan, bir gıybeti affetmek müsamahasını gösterdiği halde başka bir gıybeti affetmeye razı olmaz. Gıybeti edilen kimse, ölü veya gaib ise helâlliğini almak imkânsızdır. Fakat alimler, "Bu durumda, ona çok istiğfar ve dua etmek ve çok sevab işlemek gerekir." dediler.
Bil ki, gıybeti edilenin, gıybetçiye hakkını helâl etmesi müstehab-dır; fakat vacib değildir. Çünkü, bu bir teberru ve hakkından vazgeçmektir, bunun için, o serbesttir. Ancak, helâllik vermesi te'kidli bir şekilde müstehabdır. Çünkü bunu yapmakla hem müslüman kardeşini o günahın mesuliyetinden kurtarır, hem de kendisi Allah Teâlâ'nın af ve sevgisini kazanarak büyük bir sevab elde eder. Allah Teâlâ: ".. Öfkelerini yenenler ve insanların kendilerine karşı olan kusurlarını affedenler. Allah iyilik yapanları sever. buyuruyor. Nefsini ikna ederek onu af etmeye razı etmenin yolu ise, bu işin olup bittiğini ve önüne geçmenin çaresi kalmadığını, bu yüzden, onun sevabını kazanmak ve müslüman kardeşini kurtarmak fırsatını kaçırmanın doğru olmadığını düşünmektir. Allah Teâlâ: "Ama sabredip bağışlayanın işi, işte bu, azmedilmeye değer işlerdendir."(5°) ve: "Af yolunu tut( ) buyuruyor. Bu türlü âyetler çoktur. Sahih bir hadisde Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem de: "Kul, (din) kardeşinin yardımında oldukça Allah da onun yardımındadır." buyuruyor. Şâfii rahimehullah: "Tarziye < ) verilip rızası istendiği halde razı olmayan kimse şeytandır." dedi. Öncekiler (mütekaddimun), bunu nazım diliyle şöyle ifade ettiler:
"Filan sana kötülük etti ve hakarette Yiğidin durması ayıptır" bana denildi. "Geldi bize o" dedim "ve söyledi Özrünü. Özür dilemektir bizde günahın diyeti."
Gıybetten dolayı hakkını helal etmek hususunda doğru olan, bu söylediklerimizdir. Ama, kendisinden nakledildiğine göre Said ibn-i Müseyyeb'in: "Bana zulmedeni helal etmem." sözü ve kendisinden rivayet edildiğine göre İbn-i Sîrîn'in: "Gıybeti ona ben haram etmedim ki, onu kendisine helâl edeyim. Çünkü gıybet etmeyi Allah Teâlâ ona haram kıldı. Allah Teâlâ'nın haram ettiği bir şeyi ben ebediyyen helâl edemem." demesi, ya rivayetçe ve onlara nisbet bakımından zaittirler ya da yanlıştırlar. Çünkü, hakkından feragat eden adam haram olan bir şeyi helâl etmez; ancak sabit olan hakkını düşürür. Kur'ân ve sün-net'in kesin ifadeleri, af etmenin ve kendi özel haklarını düşürmenin müstehab oluşu hususunda birbirlerini kuvvetlendirmektedirler. Yada İbn-i Sîrîn'in sözü, "Gıybetimi süresiz ve ebedi olarak helâl edemem." manasına alınır. Böyle olursa sözü doğrudur. Çünkü birisi: "Beni gıybet edecek olanlara gıybetim hâlal olsun." derse gıybeti helâl olmaz ve başkaları gibi onun da gıybeti herkese haramdır. Ama, "Biriniz Ebu Damdam gibi olmaktan aciz midir? O, evinden çıktığı zaman "şerefimi, insanlara sadaka ettim" derdi." hadisinin manası ise, bana zulmeden kimseden ne dünyada ne de ahirette hakkımı istemem, demektir. Böyle bir ifade de, ancak ondan önce geçen hakları düşürmeye yarar; fakat ondan sonra olacak zulümlerin düşmesi için onları, ayrıca helâl etmenin lüzumu vardır. Muvaffakiyet Allah'dandır.
SÖZ TAŞIMAK (KOĞUCULUK) HAKKINDA
Koğuculuğun mahiyetini, haram oluşunu, delillerini ve vebalini açıklayan naslan daha evvel zikrettik, fakat kısa kestik. Şimdi, ise bunları biraz daha açmak isliyoruz.
İmam Ebu Hamid El-Gazalî rahimehullah, şunları söyledi: "Koğuculuk genellikle, birisinin söylediği sözü, hakkında söylenen kimseye nakletmekte, tıpkı, "Filân adam senin için şöyle dedi." demek gibi.

bdullah ibni Amr radıyallahu anhüma'dan rivayetimize göre. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah, öküzün yaptığı gibi dilini dolaştırarak fesahat yapmaya kendini zorlayanlara buğzeder."('49)
İbni Mes'ud radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: "İşlerde mübalağa (ve ifrat) edenler helak oldular." buyurdu.*150)
Câbir radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Ahlâkı en güzel olanlarınız en çok sevdiklerimden ve kıyamet gününde bana en yakın olanlardandırlar. Çok konuşan, konuşmalarında şuna buna dil uzatan ve kibir edenler ise en çok buğzettiğim ve kıyamet gününde benden en uzak kimselerdir."*151»
Bil ki, içinde ifrat ve acayiblik bulunmadığı takdirde hutbe ve vaaz ifadelerini güzelleştirmek zemme tabi değildir; çünkü bunlardan maksad, Allah Teâlâ'ya itaat etmek için kalbleri hareket ve heyecana getirmektir; söz güzelliğinin bundaki müsbet tesiri ise açıktır.
Yatsı namazını kıldıktan sonra, başka vakitlerde mubah olan şeyleri konuşmak mekruhtur. Mubahtan maksadım, yapılması ve terki müsavi olan şeylerdir. Diğer zamanlarda haram veya mekruh olan konuşmalar ise bu vakitte daha şiddetle haram ve mekruhtur. İlim müzakere etmek, salih kişilerin hikayelerini anlatmak, üstün ahlakın meziyetlerini izah etmek ve misafirle konuşmak gibi hayırlı ve faydalı konuşmalarda ise kerahet yoktur, aksine bunlar müstehabdır. Bunu ifade eden sahih hadisler birbirini kuvvetlendirmektedir. Bunun gibi. ihtiyaç veya arız olan işler dolayısıyla konuşmakta da bir zarar yoktur. Bütün bu söylediklerimi ifade eden hadisler yaygın haldedir. Ben bunların bir kısmına kısa olarak işaret edeceğim. Ebu Berze radıyallahu anh'den rivayetimize göre,

"Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, yatsı (namazın)dan evvel uyumaktan ve ondan sonra da konuşmaktan hoşlanmazdı."('52)
Yukarıda söylediğim gerekli sebeplerden dolayı konuşmaya ruhsat veren hadisler ise çoktur. Bunlardan birkaçı şöyledir:
İbni Ömer radıyallahu anhüma'dan rivayet edilen hadise göre, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, hayatının son zamanlarında bir gece yatsı namazını kıldı ve selam verdikten sonra şöyle buyurdu:
Sizleri bu gece gördüm; yüz sene sonra, şimdi yeryüzünde olanlardan hiç bir ferd kalmayacaktır."*153)
Ebu Musa ElEş'arî radıyallahu anh'den rivayet edilen hadise göre,
"Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, yatsı namazını gece yarısına kadar geciktirdi; sonra evinden çıkarak geldi ve namazı kıldırdı. Namazı bitirince orada hazır olanlara şöyle buyurdu:
Biraz bekleyin, size öğreteyim ve bu vakitte sizden başka kimsenin namaz kılmamakta olmasını, Allah'ın kendinize bir nimeti bilerek
müjdeleniniz."*154)
Enes radıyallahu anh'den rivayet edilen hadise göre, "Ashab, gecenin yarısı yaklaşıncaya kadar Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'i beklediler. Sonra geldi ve namazı kıldırdı, ondan sonra da şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki diğerleri, namaz kılmış ve sonra uyumuşlardır. Fakat siz, namazı bekledikçe namaz içinde sayıldınız."*155)
Teyzesi Meymûne'nin evinde kaldığı geceyi anlatan hadisde İbni Abbas radıyallahu anhüm'ün haberine göre, "Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem, yatsı namazını kıldırdı; sonra eve gelince hanımıyla konuştu ve (bu arada), çocukcağız uyumuş, dedi."*156)
Ve Ebu Bekir radıyallahu anh'in misafirleri kıssasını anlatan hadisde Abdurrahman ibni Ebi Bekr'in haberine göre, "Ebu Bekir, yatsınamazını mescidde kılmak için beklediğinden gecikmişti. Sonra geldi ve misafirleriyle, hanımı ve oğluyla konuştu ve bu konuşmalar tekerrür etti. "
Bunların benzeri hasredilemeyecek kadar çoktur; fakat bu zikrettiklerimizde oldukça kifayet vardır. Hamd Allah'a aittir.
Yatsı namazına "ATEME" demek mekruhtur. Çünkü bununla ilgili sahih ve meşhur hadisler vardır. Akşam namazına "IŞA" (yatsı) demek de mekruhtur.
Abdullah ibni Muğfil ElMüzenîi radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Akşam namazının isminde bedeviler size galib gelmesin." buyurdu. ('58) Abdullah: "Bedeviler akşama "Işa" diyorlar." dedi.
"Sabah ve ateme namazlanndaki (sevabı) bilselerdi sürünerek de olsa geleceklerdi." gibi yatsıya ateme adını veren hadislere gelince, bunlar için iki türlü cevap vardır. Birisi, bu hadisler söz konusu nehyin haramlık değil, kerahet ifade ettiğini belirtmek içindir. Diğeri ise, Işa' (yatsı) denildiği takdirde, kasdedileni tayin edemeyeceklerinden korkulan kimselere hitab edildiği için böyle söylenmiştir.
Sabah namazına "Gadat" (günün erken vakti) demekte sahih görüşe göre kerahet yoktur.
Gadat isminin kullanıldığı hadisler çoktur. Ashabımızdan bir cemaat, bunun mekruh olduğunu söylemişlerse de bu söyledikleri bir şey değildir. Akşam ve yatsı namazlarına bir arada Işa’lar" (yatsılar) demekte mahzur yoktur. Yatsıya "Son Işa" demekte de bir zarar mevcut değildir. Asmaî'den nakledildiğine göre, onun, "Son ışa denilmez" sözü açık bir galattır. Çünkü Müslim'in Sahih'inde sabit olduğu üzere, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: "Koku sürünen herhangi bir kadın, son isa'da bizimle beraber (cemaatta) bulunmasın" buyurdu. Ve sayılmayacak kadar sahabinin bu türlü sözleri Sahih'lerde ve diğer hadis kitaplarında tesbit
edilmiştir. Bütün bunları delilleriyle birlikte "Tehzibü'lEsmâi ve'lLügat"ta izah ettim. Muvaffakiyet Allah'dandır.
Nehyedilen şeylerden birisi de sırrı ifşa etmek ve söylemektir:
Bununla ilgili hadisler çoktur. Zarar veya eziyete sebep olduğu
takdirde bu haramdır.
Cabir radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir adam bir söz söyledi ve sonra dönüp gitti ise artık o söz (ötekinin yanında) emanettir."*159)
Lüzum bulunmadan birisine, niçin karısını dövdüğünü sormak mekruhtur:
Dili korumak bahsinde, maslahatı açık olmadıkça konuşmayıp susmanın gerektiğini ifade eden sahih hadisleri rivayet ettik ve "Kendisini ilgilendirmeyen şeyi bırakması, kişinin iyi müslüman oluşundandır." sahih hadisini zikrettik.
İbni Ömer radıyallahu anhüma'dan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: "Adama, niçin karısını dövdüğü sorulmaz." buyurdu.*160»

Şiir söylemek:
Aişe radıyallahu anha'dan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e şiirin hükmü soruldu ve o şöyle cevab verdi:
"O bir söz türüdür; iyisi iyi ve kötüsü kötüdür." Âlimler bu hadisin açıklamasında: "Yani, şiir nesir gibidir." dediler. Fakat, kendini şiire hasretmek ve yalnız şiir söylemek mezmumdur. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şiir dinlediği ve Hassan ibni Sâbit'e kâfirleri hicvetmesini emrettiği sahih hadislerde sabit olmuştur. Ve onun, "Bazı şiirler hikmettir." ve "Birinizin içi irinle dolsa şiirle dolmasından hayırlıdır." buyurduğu da sabittir. Bütün bunlar zikrettiğimiz değişik durumlara göredir.


Nehyedilen şeylerden birisi de dil fuhşu ve ağız bozukluğudur:
Bununla ilgili sahih hadisler çok ve malumdur. Dil fuhşu, çirkin görülen hususları açık kelimelerle ifade etmektir. Bunlar birer gerçek olsa ve konuşan doğru da söylemiş bulunsa onları, açıkça ve asıl isimleriyle söylemek fuhuştur. Bu, genellikle cinsi ilişkiler ve benzen işlerde olur. Bu sebepten, bunları ifade etmek için kinayeler kullanmak ve maksadın anlaşılacağı güzel sözler söylemek gerekir. Kur'ânı Kerim ve sahih sünnet (hadis)ler bu üslubla geldiler. Allah Teâlâ: "Oruç tuttuğunuz günleri gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı."(161>, "Onu nasıl (geri) alırsınız; halbuki siz, birbirinize katılmıştınız."(162> ve: "Eğer kendilerine dokunmadan onları boşarsanız."<163> buyuruyor. Bu türlü ayet ve sahih hadisler çoktur. Alimler şöyle dediler: "Cinsi ilişkide ve açık isimle söylenmekten utanılan benzeri hususlarda, maksadı anlatan kinaye ve kapalı sözler kullanmak gerekir. Bunun için, kadınla cinsi münasebet cima ve benzeri açık kelimelerle değil, edeb ve nezakete uygun sözlerle ifade edilir. Küçük ve büyük abdest bozmak da asıl isimleriyle değil, kazai hacet, helaya gitmek gibi lafızlarla söylenir. Ayıp ve kusurları zikrederken de, mesela baras, ağız kokusu koltuk altları kokusu yerine, mananın anlaşılacağı güzel tabirler kullanılır." Söylemediğimiz diğer şeyler de hüküm itibariyle bunlar gibidir.
Bil ki, bütün bunlar, açık isim söylemeyi gerektiren bir zaruretin olmadığı zamanlar için söz konusudur. Fakat böyle bir zaruret varsa; mesela, öğretilmek istenen bir husus, mecaz veya kinaye ile ifade edildiği takdirde muhatabın asıl manaya intikal edemeyeceğinden veya kasdedilmeyen bir mana anlayacağından korkulursa, gerçek mananın doğru olarak anlaşılması için açık isim söylenir. Hadislerde gelen tasrihler ve açık ifadeler de bunun gibi sebeplere dayanır ve bir zaruret dolayısıyla o türlü söylenmişlerdir. Zaruret olunca da, söylediğimiz gibi, bunun bir mahzuru yoktur. Çünkü, muhatabın anlamasını temin etmek mücerred edebe riayet etmekten evladır. Muvaffakiyet Allah'dandır.
İbni Mes'ud radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Mü'min, nesebe dil uzatan, la'net eden, fuhuş söyleyen ve ağzı bozuk değildir."*!64)
Enes radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir işte fuhuş(hayasızlık) oldu mu, kesinlikle onu çirkinleştirir ve bir şeyde haya oldu mu, mutlaka onu güzelleştirir."<165)
Baba, anne ve benzerlerini azarlamak ağır şekilde haramdır.
Allah Teâlâ: "Rabbın, yalnız kendisine ibadet etmenizi oe ana babaya iyilik etmenizi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, yanında ihtiyarlayacak olursa, onlara "üf bile deme, onlan azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle. Onlara acıyarak, alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: "Rabbım! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et." de.('66)
Abdullah ibni Amr ibni As radıyallahu anhüma'dan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Adamın, kendi baba ve annesine sövmesi büyük günahlardandır. (Ashab):
Ya Rasulallah! İnsan, baba ve annesine söver mi? diye sordular, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
Evet. O, birisinin babasına söver, o da onun babasına söver ve o, onun annesine söver, o da onun annesine söver, buyurdu."(167)
İbni Ömer radıyallahu anhüma'dan, şöyle dediğini rivayet ettik: "Nikâhım altında bir kadın vardı ve kendisini seviyordum; fakat Ömer ondan hoşlanmıyordu. Bana:
Onu boşa! dedi. Yapmadım. Bunun üzerine, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi ve hadiseyi anlattı. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem bana:
Onu boşa! buyurdu."068)

YALANIN NEHYEDİLMESİ VE ONUN KISIMLARININ AÇIKLANMASI HAKKINDA
Yalanın genel olarak haram olduğu hususunda Kur'ân ve sünnetin naslan (kesin ifadeleri) birbirini kuvvetlendirmişlerdir. Yalan söylemek, çirkin günahlardan ve fahiş kusurlardandır. Yalanın haram olduğu üzerinde bu naslarla birlikte, ümmetin icma ve ittifakı da hasıl olmuştur. Bu sebepten, bu naslan saymaya lüzum ve zaruret yoktur. Burada daha mühim olan, gözlerden kaçabilen ince yalan şekillerine dikkati çekmek ve haram olmayan yalanları beyan etmektir. Yalandan nefret ettirmek için sıhhati üzerinde ittifak edilen şu hadisi zikretmek kâfidir;
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet ettiğimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: "Münafık'ın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman bozar. Bir şey emanet edildiği (güvenildiği) zaman ihanet eder." buyurdu/169)
Ve Abdullah ibni Amr radıyallahu ahnüma'dan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Dört vasıf vardır ki, onlar kimde bulunursa o, halis bir münafıktır ve onlardan biri kimde bulunursa onu bırakıncaya kadar onda bir nifak hasleti vardır: Emanet edildiği (güvenildiği) zaman ihanet etmek, konuştuğu zaman yalan söylemek, anlaşma yaptığı zaman onu gizlice bozmak ve husumet (münakaşa, darılma) ettiği zaman fasıklık etmek (haddi aşmak)
Haram olmayan yalanlara gelince, Ümmü Külsum radıyallahu anhadan, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini işittiğini rivayet ettik: "İnsanları barıştırmaya çalışan ve bunu temin için İyi »öz taşıyan veya iyi söz söyleyen yalancı değildir.'7') Ve Müslim'in bir rivayetine göre, Ümmü Külsüm şöyle devam etti: "Ve üç halden başka, insanların söylediği hiçbir yalana Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhsat verdiğini duymadım. Bunlar ise; harp maslahatı için yalan söylemek, insanların arasını bulmak için yalan söylemek ve kocanın karısına, karının da kocasına (sırf gönül almak ve sevgiyi arttırmak için) yalan söylemeleridir." Bu hadis, maslahat için bazı yalanların mubah olduğunu açıkça göstermektedir. Âlimler, mubah olan bu yalanları tayin edip zaptetmişlerdir. gördüğüm kadarıyla bunları en iyi zapteden de İmam Ebu Hamid ElGazali'dir. O şöyle dedi:
"Söz, maksadlara varmak vasıtasıdır. Doğru ve yalanın ikisi ile de ulaşmak mümkün olan bir maksad için yalan söylemek haramdır; çünkü ona ihtiyaç yoktur. Doğru söyelemekle varılamayan ve ancak yalanla ulaşılabilen bir maksadın tahsili mubah ise onda yalan söylemek mubah, tahsili vacib ise yalan da vacibtir. Mesela, bir müslüman, bir zalimden kaçıp saklandığı zaman zalim, onun yerini sorarsa yalan söyleyerek onu gizlemek vacibdir. Bunun gibi, kendisinin ya da bir başkasının yanında bir emanet bulunduğu zaman onu gasbetmek isteyen bir zalim, onu veya yerini sorarsa, onu saklamak ve korumak için yalan söylemesi vacibtir. Hatta, yanındaki bir emaneti zalime söyler ve o da onu zorla alırsa onun tazminatını ödemek kendisinin üzerine vacib olur. Yanında bir emanetin olmadığını söylediği zaman, zalim yemin etmesini isterse, yemin etmesi ve fakat ta'rizO72) yapması lâzımdır. Ta'riz yapmadan yemin ederse sahih görüşe göre keffaret ödemesi gerekir ve kimi âlimler de keffaret ödemesinin gerekmediğini söylediler. Ve yine, harb maslahatı, arayı bulmak veya kendisine cinayet işleyen kimseyi, hakkını affetmeye yanaştırmak gibi maksatlar ancak yalanla hasıl olursa onu söylemek haram değildir Fakat, ihtiyat olarak bütün bu hallerde tevriye (tariz) yapmalıdır. Tevriye, konuşanın, zahir manasına göre yalancı olduğu bir sözden ya lancı olmayacağı sahih ve gizli bir mana kasdetmesidir. Fakat, böyle bir mana irade etmeden sözü olduğu gibi söylerse de bu yerlerde ha ram değildir."
Ebu Himed ElGazalî şöyle devam etti: "Kendisine veya başkasına ait sahih bir gayenin bağlandığı her yalanın hükmü budur. Kendisine ait gayenin misali, tıpkı bir zalim onu yakalar ve almak için malını sorarsa o bunu inkâr edebilir veya sultan, kendisi ile Allah arasında işlediği bir günahını sorarsa o inkar edip mesela "zina etmedim, içki içmedim" diyebilir. Had gerektiren suçlarını söyleyenlerin itiraflarından dönmelerini telkin eden hadisler meşhurdur. Başkasına ait gayenin misali ise, tıpkı kendisinden, bir müslümanın sırrının sorulması ve onun bunu inkâr etmesi gibi. Yalan söylemek durumunda olanın, yalanın kötülüğü ile doğru söylemekten doğacak zararı karşılaştırması gerekir. Doğru söylemekteki zarar daha büyükse yalan söyleyebilir. İş, bunun aksi ise veya hangi tarafın daha zararlı olduğunu kestiremiyorsa yalan söylemesi haramdır. Yalanın caiz olduğu yerde onu mubah kılan maslahat kendi şahsına ait ise yalan söylememesi müstehabtır. Fakat bu başkası ile ilgili ise, onun hakkının zayi olmasına göz yumması caiz değildir. En sağlam hareket ise, yalan söylemek vacib olmadıkça onun mubah olduğu her yerde doğru söylemeyi tercih etmektir."
Bil ki, ehli sünnetin mezhebine göre yalan, bir şeyi olduğundan başka türlü söylemektir. Bunu bilerek veya bilmeyerek yapmak müsavidir. Fakat, bilmeden yalan söylemiş olmakla insan günahkâr olmaz; ancak bilerek yalan söylediği zaman günaha girer. Ashabımızın bu hususla ilgili delili ise, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in "Kim, bilerek benim hesabıma yalan söylerse ateşteki yerine yerleşsin." hadisinde "bilerek" kaydını koymasıdır.


İNSANIN, BİR ŞEYİ İYİ BİLDİKTEN SONRA NAKLETMESİ VE DOĞRULUĞUNA KANAAT GETİRMEDİKÇE HER DÜYDÜĞÜNÜ SÖYLEMEMESİ BABI

Allah Teâlâ: "Bilmediğin bir şeyin ardına düşme; şüphesiz ki kulak, göz ue kalb, bütün bunlar sorumludur."^73), "Yanında, söylediği her sözü kaydeden gözetleyici bir murakıb uardır."(174) ve: "Rabbın, muhakkak ki gözetlemektedir."^7^) buyuruyor.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Her duyduğunu söylemesi, insana yalan olarak kafidir."*176) Ömer ibni Hattab radıyallahu anh'den rivayetimize göre, kendisi: "Her işittiğini söylemesi, insana yalan olarak yetişir."O77) dedi. Bu konuda eserler ve büyüklerin sözleri de çoktur. İbni Mes'ud (veya) Huzeyfe İbni'lYeman'dan rivayetimize göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Adamın, bineğinin "öyle dediler" sözü olması ne kötü şeydir!"*178) buyurdu. İmam Ebu Süleyman ElHattabî "Meâlimü'sSünen" de şöyle dedi: "Bu hadisin aslı odur ki, birisi bir ihtiyaç için yolculuk etmek ve bir yere gitmek istediği zaman bineğe biner ve ihtiyacına ulaşıncaya kadar gider. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem kişinin, konuşmasının önüne aldığı ve ona dayanarak demek istediği şeyi ifade ettiği "öyle dediler" sözünü bineğe benzetti. Bu söz, delili ve kesinliği olmayan ve ancak ağızdan ağıza dolayarak hikâye edilen konuşmalarda kullanılır. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem bu türlü konuşmaları zemmetti ve insanın, nakledeceği şeyi iyi bilmesini ve

onun doğruluğuna güvenmesini, kesinlik kazanmayan bir haber ve şâiyayı ise hikâye etmemesini emretti." Allah daha iyi bilir.
TA'RİZ VE TEVRİYE HAKKINDA

Bil ki bu, en mühim konulardandır. Çünkü o, çok kullanılan ve kendisine umumi ihtiyaç bulunan şeylerdendir. Bu sebepten, onun hakikatini açıklamamız gerekir. Ona vakıf olanların da üzerinde düşünmesi ve ona göre amel etmesi gerekir. Yalan söylemekteki ağır haramlığı ve dili kayıdsızca kullanmaktaki tehlikeyi daha evvel gördük, işte bu mevzuumuz, onlardan selamette kalmaya götüren yoldur.
Bil ki, aynı manada olan tariz ve tevriye, lafzın ihtiva ettiği ve fakat açık manasının dışında kalan bir manayı kasdederek onu söylemektir. Bu bir çeşit kandırmak ve aldatmaktır. Âlimler şöyle dediler: "Muhatabı aldatmak kötülüğüne üstün gelen şer'i bir maslahat veya yalandan başka çıkış yolu olmayan bir ihtiyaç gerektirirse ta'riz yapmakta mahzur yoktur. Böyle bir durum yoksa ta'riz mekruhtur, fakat yine de haram değildir. Meğer ki bu yolla bir batılı elde etmek veya bir hakkı çiğnemek gibi bir mahzur bulunsun; o takdirde ta'riz yapmak haramdır. Mevzuun prensibi budur."
Bu konuda varid olan eserlere gelince, bunlardan bir kısmı ta'rizi mubah, bir kısmı da mahzurlu gösteriyor. Bu değişiklik, zikrettiğimiz tafsilata göre olmaktadır. Ta'rizin men'ine dair gelen hadislerden bir tanesini Süfyan ibni Esed radıyallahu anh'den rivayet ettik. Buna göre Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Onun, seni tasdik edeceği ve senin yalancı olacağın bir sözü (din) kadeşine söylemen büyük bir hıyanettir."*179)
İbni Şîrîn rahimehullah'dan da: "Söz, nükte ve incelik bilen bir insanı yalan söylemeye mecbur etmeyecek kadar geniştir." dediğini rivayet ettik.

Yorum Yaz                                                                                                                                               Şifalı Dualar Yukarı...


  DUA ŞEKLİ

DUA ederken bazı hareketler oldukça önemlidir...
Dua ederken, kollar koltuk altı görülecek bir şekilde yana açılıp, eller yüze paralel bir şekilde öne uzatılmalıdır. Takriben yüzden otuz santimetre mesafede parmak aralıkları hafif açık olan ellerin, parmaklardan çıkan ışınların, alından çıkan ışınlarla ilerde bir birleşim yapacak şekilde yönlendirilmesi son derece faydalıdır.
Bakın bu konuda Hazreti Rasûl Aley his selâm ne buyuruyor:
"Herhangi bir kul, koltuğunun altı görülecek şekilde ellerini kaldırır ve Allah'tan bir dilekte bulunursa; acele etmediği takdirde kesinlikle duasına icabet edilir..."
— Acele nasıl olur yâ Rasûlullâh?..
— Dua ettim ettim, kabul olmadı, der (de vazgeçer)...
İşte bu yanlıştır; olana kadar ısrar etmek gerekir.
Ellerden parmak uçlarından yayılan dalgalarla, beyinden "yönlendirilen" dalgalar^) bir noktada birleşerek lazer ışını gibi etki ederek belli hususların oluşmasında son derece önemli rol oynarlar.
Burada fark edileceği gibi, DUA'nm oluşmasını sağlayan ana güç, insana dışarıdan gelmeyip; tamamıyla, insanın varlığında mevcut olan Allah isimlerinin manevî gücünden ortaya çıkmaktadır.
Kısacası DUA, kişinin kendindeki ilâhî güçler eşliğinde isteklerini gerçekleştirme faaliyetidir. Ve elbette ki bunun bir tekniği ve bilimsel açıklaması vardır.
DUA esas itibarıyla, beynin "yönlendirilmiş dalga-3 landır"...
Evrenin oluşumu, Allah tasavvurunun, ilim boyutunun enerjiye ve kuantsal yapıya dönüşümüyle meydana geldiği gibi; insanın bütün istek ve arzuları dahi, bilincin ilim boyutundan kaynaklanan istek ve arzularının beyinin yönlendirilmiş dalgalarıyla yoğunlaştırılması suretiyle meydana gelir.
Bu sebepledir ki, konsantrasyon ne derece güçlü olursa, DUA'ya icabet de o derece süratli olur... Bunun için denmiştir, "Mazlumun duası yerde kalmaz; âh alan felah bulmaz!"
Zira, o "âh" eden kişi, öyle bir sıkıntıyla, öyle bir konsantrasyonla, menfi beyin dalgalarını o kişiye yöneltir ki, o yayın okundan kurtulmak asla mümkün olmaz.
(1) Yönlendirilmiş dalgalar konusunu "İNSAN VE SIRLARI" kitabımızda bulabilirsiniz.
Dedesinde çıkmasa, torununda çıkar o "âh"m neticesi!.. Nasıl mı, çok basit!
Dedenin aldığı "âh" dalgaları, onun genetik düzenini öyle bir etkiler ki; neticesi kendisinde ortaya çıkmasa bile, çocuğunda veya torununda genetik intikâl dolayısıyla ortaya çıkar ve dedesinin cezasına maruz kalır. İşte bu yüzden denmiştir; "Dedesi erik çalmış, torunun dişi kamaşmış" diye...
Evet, eller ileri kollar açık dua demiştik... Efendimiz
böyle yapmış... Çölde yaralı bir halde kendilerini bulan,
yaralarını temizleyen, onları iyileştiren kimseleri öldürüp
kaçanlar için Hazreti Rasûlullâh (s.a.v.) ayakta, elleri
yukarıda tarif ettiğimiz biçimde açık olarak ashab ile bera-
ber dua etmiş ve kaçan kişiler çok kısa süre içinde buluna- 31
rak yaptıklarının karşılığını almışlardır.
Ayakta, eller tarif ettiğimiz biçimde avuç içleri yüze, kollar ileriye dönük olarak parmak uçları aracılığıyla "yönlendirilmiş" dalgalar şeklinde yapılan DUA gibi, ayrıca, SECDE hâlinde yapılan DUA da son derece etkilidir.
Özellikle, gece yarısından sonra, yani Güneş'in bulunduğunuz yerin tam arkasında olduğu ve Güneş radyasyonunun en asgariye indiği saatlerde SECDE hâlinde yapılan DUA son derece etkilidir. Şayet kılman hacet namazının; veya herhangi bir namazın son secdesinde bu DUA yapılırsa, tesir gücü bir hayli daha fazla olur...
Namazın, yani gece kılman bir namazın son secdesinde, çeşitli kusurlarını itiraf edip, onlardan bağışlanma dilendikten sonra DUA edilirse; ve istenen şeyin mahiyetine göre, birkaç gün üst üste veya günaşırı bir şekilde bu çalışmaya devam edilirse; takdiri ilâhî, o şeyin oluşmasına mutlaka cevap verir... Çünkü; o DUA'nm ısrarla devamına müsaade olunması, o duaya icabet edileceğinin de göstergesidir. Zira, Allah, kabul etmeyeceği DUA'ya ısrarla devam şansı tanımaz.
Kişi, bir konudaki DUA'smda ısrarlı değilse, o DUA'nm yerine gelme şansı da son derece düşüktür.
SECDE hâlinde yapılan DUA, hele kusurların itira-fından sonra olursa, son derece güçlüdür demiştik. Niçin?
SECDE hâlinde, bedendeki kan yoğun bir biçimde 32 başa, beyne akmakta, oksijen ve diğer enerji kaynakları tarafından beyin son derece mükemmel şekilde beslenmektedir. Bu sebeple de çok güçlü dalgalar yayabilmektedir.
Ayrıca gene secde hâlinde yapılan kusurları itiraf fiiliyle çok güçlü bir konsantrasyon ve yönelim meydana gelmekte, bu da arzulanan şey doğrultusunda güçlü dalgalar yayılmasına vesile olmaktadır.
DUA'yı güçlendiren ve gerçekleştiren en önemli faktör ise DUA anında, kişinin şuurunun VEHİM tasarrufundan uzak kalmasıdır. Ve bu hâl de, secde yani, benlik kavramının kalktığı bir hâldir. Nitekim bu konuda bizi uyaran Hazreti Rasûl (s.a.v.), "seksiz şüphesiz, kabul olacağından emin olunarak" DUA edilmesini tavsiye etmiştir.
DUA'nm tesirini kesen en önemli güç, gene kişinin kendisinde bulunan VEHİM-VESVESE kuvvesidir...
Kişide, VEHİM-VESVESE ne derece gerilemiş ise, DUA'sı o derece keskin ve süratli bir şekilde gerçekleşir.
Allah'a yakîn elde etmiş kişilerin DUA'sının kabulündeki en önemli etkenlerden biri de, o kişilerdeki VEHİM-VESVESENİN oldukça düşük olmasıdır. Ayrıca, bu kişilerin, yaptıkları çalışma ve lütfü ilâhî sonucu olarak, çeşitli ilâhî güçlerin yapılarında ortaya çıkması da, elbette ki DUA'larmm süratle gerçekleşmesinde önemli bir faktördür.
Ayrıca, DUA konusunda, ŞEYTAN vasfıyla bilinen CİNLER'in insana çok yanlış fikirler telkini de söz konusudur; ki bu da insanı bu çok etkili silahı kullanmaktan 33 mahrum bırakır. Tam içinizden DUA etmek gelmişken, ŞEYTAN ismiyle, şeytaniyet vasıfları dolayısıyla lakap-lanmış olan CİNLER, hemen bir vesvese verirler... Örneğin:
"Aman canım niye dua edeyim, nasıl olsa kaderde varsa olur..."
"DUA etsem de etmesem de iş olacağma varır, ne diye DUA edeyim?.."
Ve, böylelikle siz, DUA etmekten vazgeçip; en güçlü SİLAH olan DUA'dan mahrum kalırsınız. DUA'dan mahrum kalmak, DUA etmemek suretiyle de nelerden mahrum kaldığınızı asla hayal bile edemezsiniz. İşte bu yüzdendir ki, Hazreti Rasûlullâh Aleyhisselâm bakın bize neler tavsiye ediyor:
"Nalınınızın tasmasına, koyununuzun otuna kadar her şeyi Allah'tan isteyiniz."
"Allah'ın fazlı kereminden isteyiniz, çünkü istenilme-sinden hoşlanır..."
"Şüphesiz ki Allah, ısrarla DUA eden kullarını çok sever."
"Hassas olduğunuz saatlerde DUA etmeyi ganimet biliniz... Çünkü bu hâl rahmet saatinin hâlidir."
Bu son yazmış olduğum hadîs-î şerîfte işaret edilen
mânâ şudur: Hassas, olduğunuz demek, tamamıyla bir
konuya konsantre olmaktan ileri gelen bir biçimde, son
derece duygusal olma anlamı taşır. İşte bu an, kişinin, ta-
34 mamıyla ALLÂH'a, net bir biçimde yönelmesi, anlamını
taşır ve bu yöneliş, beynin tümüyle tek bir gayeye yönelik biçimde, kendisindeki ilâhî güçlerin ortaya konulması sonucunu doğurur.
DUA'nm gerçekleşmesinde en önemli faktör, kişinin kendisini aradan çıkartarak; dilinde DUA'yı okuyan, beyninde o talebi oluşturan olarak HAKK'm kalmasıdır... Bu takdirde; "...O BÎR ŞEYİN OLMASINI DİLERSE, OL DER VE O ŞEY OLUR." (2Bakara: 117)
DUA'da daha önce de belirtildiği gibi en önemli yardımcı faktörlerden biri de istenilen şey hususunda ısrarlı olmaktır. Herhangi bir konuda bir iki defa dua edip arkasını bırakmak son derece yanlıştır. DUA edilecek konuda mutlaka ısrarlı olunmalı ve istenilen şeyin olabilçalışmalarını sürdürüyor.
MOSKOVA-Rusya Bilimler Akademisi'nin en saygm üyelerinden biri olan Profesör Vlail Kaznatcheev insan beyninin, bedenin bulunduğu noktanın çok uzağında yer alan, insanlar, düşünceler ve elektronik donanımlar üzerinde etkili olabileceğini belirtti.
Birçok kişi tarafından deli saçması olarak nitelendiri-
len bu görüşü ispat etmek için yoğun bir çalışmaya giren
Kaznatcheev, ülkesi Rusya'da büyük ilgi görüyor. Kendi-
sine Rusya dâhilerinin yetiştirildiği Novossibirsk
Akademisi bünyesinde her türlü donanıma sahip bir labo-
ratuvar ve araştırmalarında yardımcı olacak asistanlar tah-
sis eden hükümet, Kaznatcheev'in araştırmalarından çok
36 şey bekliyor.
KGB koruması Kaznatcheev'in araştırmalarının en büyük özelliği insan beyninin telepatik gücünü bir silah olarak kullanmaya çalışması. Ona göre, sırf düşünce gücüyle bilgisayar sistemlerini, havaalanlarının radarlarını hatta modern teknolojinin geliştirebileceği her türlü silahı etkisiz kılmak mümkün.
Bu araştırmaları son derece yakından izleyen ve denetleyen hükümet, Kaznatcheev'in CI A tarafından kaçırılmasını engellemek için KGB'nin en yetenekli ajanlarını seferber etmiş durumda. Ünlü bilim insanı görüşlerini çok basit örneklerle açıklıyor:
"Eğer çalıştığınız bilgisayar aniden arızalanırsa suçu üretici firmada aramayın. Sizin stres içinde olmanız ya da çalışırken biraz bile olsa sinirlenmeniz aletin teknik donanımım etkileyebilir. Çünkü sıradan bir insan beyni, en üstün bilgisayardan daha güçlüdür ve insan bazen farkında olmadan doğanın kendine verdiği güçleri kullanabilir."
Kaznatcheev'e göre eğer insan çok uzun zamandan beri görmediği birini yoğun olarak düşünürse ve o sıralarda ondan bir telefon, ya da mektup alırsa bu şans olarak nitelendirilmemelidir. Bu doğrudan, insanın yoğunlaştırdığı düşünceleri ile düşündüğü kişiyi etkilemesidir.
Kaznatcheev, son olarak Rusya televizyonunda katıldı-
ğı bir programda laboratuvarmda bulunan bir bitkiyi uzun
uzun gösterdi ve programı izleyenlerden bir saat süreyle
sadece bu bitkinin gelişimini düşünmelerini istedi. Sonuç 37
gerçekten şaşırtıcıydı, bitki çok kısa zaman zarfında akıl almaz bir gelişme sergiledi.
İşte Kaznatcheev'in araştırmalarının temelinde de, düşünce gücünün sonsuzluğunu yakalamak yatıyor. İnsanın bilinçaltına ulaşmayı amaçlayan para psikolojiyi bilimle birleştirerek araştırmalarını sürdüren Kaznatcheev, bulgularının düşmanın teknik donanımını felç etmek açısından ileride çok önemli sonuçlar vereceğini, ancak bunun bir silah olarak değil, savaşları engelleyecek caydırıcı bir etken olarak kullanılmasından yana olduğunu belirtiyor.
İşte bu yüzdendir ki, DUA insana bahşedilmiş en mü-kemmel güç olarak tanımlanabilir.

Yorum Yaz                                                                                                                                               Şifalı Dualar Yukarı...


YORUMLARINIZ

hadisler için Allah ebeden razı olsun.ayetlerin sure adını ve ayet numarasını verirseniz daha çok istifade ederiz inşaallah.hadisleri cemaatada okumak istiyorum.hadislerin kaynağınıda bildirmem gerekiyor.Allah hayırlı hizmetlerinizi devam ettirsin inşaAllah.

Ekleyen:serap uçar | 25:03:11

Selam

S.A elvela bu güzel siteyi yapanada emeği geçenden'de ALLAH'razı olsn devamını dilerim

Ekleyen:Ercan | 24:03:11

baş ağrısı

allahın selam ve bereketi üzerinze olsun

Ekleyen:murat koç | 24:03:11

hastalıgım için

sayın hocam nete gezinirken buldum sizin sitenizi .çok begendim biraz okumaya çalıştım bu kitabınız satılıyomu milmiyorum da.hocam benim sürekli okunmam lazım bunu biliyorum his ediyorum ve nasıl yapıcamıda bilmiyorum çok zor durumdayım bunuda biliyorum .sitenie girdim okudum duvaları inanın içim açıldı ALLAH RAZI OLSUNKİ SİZDEN DERİM BEN

Ekleyen:inci göker | 24:03:11

1 ay önce okumuştum gerçekten işe yarıyomuş

Ekleyen:deniz sarı mehmet | 17:03:11

1 [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16] [17] [18] [19] [20] [21] [22] [23] [24] [25] [26] [27] [28] [29] [30] [31]

   

Yorum Ekle
















 
 
   
YORUMLARINIZ YÖNETİCİMİZ TARAFINDAN ONAYLANDIKTAN SONRA  YAYINLANACAKTIR...
 
 
Etiketler:şifalı dualar, şifa duaları, şifa duası, sifali dualar, güzel dualar, etkili dualar, tesirli dualar
 

Müşteri Hizmetleri | Garanti ve İade Şartları | Teslimat Şartları | Gizlilik Taahhüdü ve Güvenlik Politikası | İletişim | Ana Sayfa

                                                                                                                                                                                     Copyright © 2009 Şifa Market | www.sifamarket.com
                                                                                                                                                                                                                                      0224 224 55 92 (pbx)